Anadolu Forum

Tam Versiyon: Çok Şükür O Ödülü Geri Vermedik
Şu anda tam olmayan bir veriyonu görüntülüyorsunuz. Tam versiyonu görmek için, buraya tıklayın



Dışişleri Bakanı, Başbakan'ın, Yahudi örgütü ADL tarafından kendisine verilen "Üstün Cesaret Ödülü"nü geri vermeyeceğini söylemiş. Bir milletvekilinin Başbakan'a "10 Haziran 2005'te New York'ta Yahudi örgütü ADL'nin verdiği ve Abraham Foxman'dan almış olduğunuz "Üstün Cesaret Ödülü"nü ve almış olduğunuz "Üstün Cesaret Madalyası"nı iade etmeyi düşünüyor musunuz?" şeklinde sorması üzerine Dışişleri Bakanı böyle bir açıklamaya ihtiyaç duymuş. Elbette, bu da bir gelişmedir. Genelde, cevap vermemek, geçiştirmek gibi yollara başvurmak daha cazip geliyordu kendilerine.

Davutoğlu, ödüllerin iadesini gerektirecek bir neden bulunmadığını (aradan geçen zaman diliminde Davos diklenişi, Alçak Koltuk krizi ve Mavi Marmara katliamı yaşandı ve iktidar yetkililerimiz de pek sert (!) bir üslupla her seferinde "İsrail ile artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını" söylediler. Demek ki yanılmışlar. Değişen hiçbir şey yokmuş aslında.) belirterek, şöyle demiş: "Courage to Care ödülü, İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilerin hayatlarını kurtaran, Avrupa'nın çeşitli şehirlerinde görevli diplomatlarımız anısına Anti-Defamation League (ADL) tarafından Haziran 2005'te verilen bir şükran ödülüdür. Profiles in Courage ödülü ise Ocak 2004'te American Jewish Congress (AJC) tarafından, ülkemizin demokratik değerlerine bağlılığı ve teröre karşı cesur mücadelesi nedeniyle verilmiştir. (Yahudi lobisinin, Türkiye'nin demokratik değerlere bağlılığına bu kadar hassasiyet göstermesi kadar "teröre karşı cesur mücadele" derken neyi kasttetiği de merak konusudur. Malum, ABD-İsrail ekseni değil midir, "İslami terörizm" diye iğrenç bir tanımlamayı ortaya koyan ve bu gerekçeye sığınarak İslam coğrafyasında kan dökmeye devam eden?) Veriliş gerekçeleri yukarıda izah olunan bu ödüllerin iadesini gerektirecek bir neden bulunmamaktadır."

Yani, burada asıl söylenmek istenen, arada sırada, göstermelik tepkiler verilir, kamuoyu denen uyuyan güzellerin havasını alacak birkaç söz, birkaç artistik hareketle "en kahraman Rıdvan" pozları sergilenir ve her şey eski günlerde olduğu gibi dostça ve aynı amaçlar ekseninde devam eder. "Aynı amaçlar" meselesi de irdelenmeye muhtaç bir diğer konudur bu arada.

Bir son 2 senede yaşanan gerginliklere, sözüm ona krizlere ve tribünlere oynayan, mangalda kül bırakmayan demeçlere, bir de yukarıdaki ılımlı, mutedil, "ne olmuş ki?" kıvamındaki açıklamalara bakın ve hangisinin sahici ve samimi olduğunu tahmin etmeye çalışın. Veyahut hiç böyle şeylerle kafanızı yormayın ve Türkiye'nin nurlu ufuklara doğru yürüdüğünü, hatta koştuğunu düşleyerek uykunuza devam edin. Çünkü, bu kadar gözleri kapalı olmanın tek izahı uykuda olmak olsa gerektir.

Bir illüzyonlar demeti ile yönetilen bir ülke olabileceği kimin aklına gelirdi ki? Birilerine kalsa, Türkiye büyüyor, zenginleşiyor, dünyanın yükselen yıldızı oluyor, kimselerin başaramadıklarını başarıyor. Birtakım istatistiki oyunlarla büyüme rakamları şişiriliyor, ancak aynı zamanda da işsizlik artıyor mesela. İşsizlik, yoksulluk artık gizlenemeyecek bir noktaya geliyor ve buna rağmen "ekonomi iyi gidiyor" şeklindeki laflardan da geçilmiyor. Türkiye'nin diplomasi ataklarından bahsediliyor, ancak Dışişleri Bakanı'nın yukarıdaki sözleri gibi illüzyonlardan başka elde hiçbir şey yok, bilmem nerelerle vize kalktı türünden şeyler haricinde.

Çalışmaktan, başarmaktan bahsediliyor ama ortada net bir başarı yok. Türkiye, alenen bölünmenin eşiğine gelmiş durumda, ancak muhafazakar camianın insanları "aman tenkit etmiş gibi olmayalım" diyerekten sus pus duruyor, bugüne kadar savundukları her şeyi yutuyorlar. Küresel emperyalist güçlerin oyunlarında figüranlığı, "çok önemli roller" olarak algılama telaşında bazıları. Tablonun geneline bakınca ise, aynı İsrail ile ilişkiler faslında olduğu gibi duygusal çıkışlar, pırıltılı ama yanıltıcı illüzyonlar dışında ortada hiçbir şey yok. Aşiret reislerini muhatap almayı diplomasi zannetmek ve üç beş tane kıytırık maddeyi değiştirmeyi "darbelerle hesaplaşma" saymak gibi aynen.

Eğer ki bir toplum, en basit meselelerde bile kendisine ait bir hafızaya sahip olamaz ve en basit muhakeme yetisinden bile mahrumsa, illüzyonlarla idare edilmeye mahkum olur. Olaylara neden-sonuç ilişkisiyle değil de, anlık heyecanlarla ve coşkularla yaklaşan topluluklar, akılla da giderek bağlarını kopartırlar. Giderek kendi haklarını da arayamaz ve tabir-i caizse "güdülmeye" meyyal hale gelirler. Her söyleneni hap gibi yutanlara sorgulamaktan, sorular sormaktan bahsetmek hakaret gibi gelecektir. Dışişleri Bakanı'nın sıraladığı gerekçeleri makul bulup da, ödülün bizde kaldığı için sevinenler bile çıkacaktır muhakkak. Aynı kimselere tavsiyem, İsrail'le yaşanması muhtemel bir krizde geri vermeye yanaşmadığımız madalyaların taklitlerini de boyunlarına asıp öylece meydanlara inmeleridir. Hak ettikleri bundan öte bir şey değildir ne de olsa
.



Burak Kıllıoğlu - MİLLÎ GAZETE
Referans URL