30-08-2010, 20:38
Bilal Sami GÖKDEMİR
Tarih : 19.07.2010 - 02:50:44
--------------------------------------------------------------------------------
Bilindiği gibi Saadet Partisi; geçtiğimiz hafta olaylı bir kongre gerçekleştirdi. Bu kongrenin sıcağı sıcağına yorumlanması biraz zordu. Çünkü her kafadan çıkan ayrı sesler; kafaları fazlaca karıştırmaya yetiyordu da artıyordu bile..
--------------------------------------------------------------------------------
Sanırım; olayın üzerinden geçen bu birkaç gün, biraz daha sakin ve mantıklı yorumlar yapmamıza yardımcı olacaktır.
Öncelikle; Saadet Partisi Kongresi'nde yaşanan krizin, bir “Genel Başkan krizi” değil, “Genel İdare Kurulu Krizi” olduğu aşikar… Zira; ortaya çıkan “Yeşil Liste”nin Genel Başkan adayı farklı bir isim değildi. Her iki cenahın hazırladığı listede de “Genel Başkan Adayı” olarak Numan Kurtulmuş ismi görülüyordu. Olaya bu açıdan bakılırsa; bir çözüme varmak, biraz daha kolay olacaktır.
Peki mesele; listeye giremeyen 6 kişi için mi ortaya çıktı? Numan Kurtulmuş, “Bırakın da Genel Başkan olarak, 10 kişiyi de benim seçme hakkım olsun” derken, ne kadar haklıydı?
Aslına bakarsanız; bir Genel Başkan'ın, bu tür bir talebinin olması son derece makul ve doğaldır. Elbette bir Genel Başkan, listesindeki isimlerin –Numan Kurtulmuş'un deyimiyle- en azından 10 tanesini kendisinin belirlemesi konusunda ısrarcı olabilir. Ancak; ortaya “Erbakan'ın listesi” olarak sunulan “Yeşil Liste”den istifa eden 42 kişi gösteriyorki; “Yeşil Liste”de zaten Kurtulmuş'un en az 42 tane adamı varmış. Numan Kurtulmuş 75'te 10 isterken, kendisine en azından bunun 4 katı kadar hak verilmiştir. Bunu görmek için, derin politika tecrübenizin olmasına da gerek yoktur. Velevki; mesele sadece 6 kişinin listeye girememesi ise; bu sebepten büyümekte olduğu kimse tarafından inkar edilmeyen Saadet Partisi'ni kamuoyu önünde küçük düşürmektense, “Genel Başkan” olarak, Numan Kurtulmuş fedakarlık yapamaz mıydı? Öyle ya; mesele bu kadar basitse, çözümü karşı taraftan beklemektense, tabanın hassasiyeti göz önünde bulundurularak, tercih, o 6 kişiden yana kullanılarak, bu “basit” mesele çözülemez miydi?
Öyleyse; Numan Kurtulmuş neden “Bırakın da 10 kişiyi de ben belirleyeyim” gibi "demagojik bir çıkış" sergilemiştir? Bunun; mantıklı bir tek sebebi olabilir. O da yaşanan krizin; “listeye giremeyenler” için değil, “listeye girenler” için ortaya çıktığıdır.
“Kim bu listeye girenler?” diye soracak olursanız, bu sorunun cevabı benim araştırmalarımda saklı kalsın… En azından şimdilik… Bence bu sorunun muhatabı da Saadet Partisi'nin eski ve yeni yöneticileridir.
Kongrede; Kurtulmuş'un söylediği bir söz çok dikkatimi çekmişti. “Ben, yüz metre koşucusu arıyorum” diyordu, Kurtulmuş. Peki o zaman soruyu şöyle soralım: Şu anda kendisi yoğun bakımda olan 72 yaşındaki Cevat Ayhan'la birlikte bu yolu koşacağına inanan Kurtulmuş, Necmettin Erbakan'ın 31 yaşındaki Dr. Fatih Erbakan, 49 yaşındaki Prof. Dr. Mete Gündoğan ve Millî Görüş camiasının yakından tanıdığı 40 yaşındaki İlyas Tongüç ile koşamayacağı hissine neden kapılmış olabilir? Bu, büyük bir çelişki değil midir? Bu isimlerin GİK'e alınmamış olması, Kurtulmuş'un kongreden birkaç gün önce Milliyet Gazetesi yazarı Taha Akyol'a verdiği demeçte kullandığı, “Partideki Erbakan vesayeti algısı ortadan kalkacak” sözünün bir tecellisi olamaz mı?
Şimdi, “Elbette partideki Erbakan vesayeti ortadan kalkmalı” diye düşünenler olabilir. Bunun için; antrparantez bir not düşmek istiyorum. Gazeteciler –özellikle de köşe yazarları- gördükleri ve karşılaştıkları olayları yorumlamakla görevlidirler. Herhangi bir şahsı veya herhangi bir siyasî düşünceyi eleştirirken, kendilerine göre sebeplerini de ortaya koyar ve fikirlerini ifade ederler. Çünkü bu, onların üzerine vazifedir. Bizim dilimizde, “ispiyoncu” anlamına gelen “jurnalci” kelimesinin İngilizce karşılığı (journalist) ise; “gazeteci” anlamına gelir. Gazetecilere olan yanlış bakış açısı da bundan dolayıdır, diye düşünürüm çoğu zaman… Yani, meselenin köküne yanlış yerden girilmiş.
Demem o ki; gazetecilerin, bu olayda da olduğu gibi, siyasî olaylar hakkında yorumlar yapması doğaldır. Ancak; özellikle de herhangi bir partinin mensubu ya da sempatizanı olan bir vatandaşın, kendi partisi ya da sempatizanı olduğu parti dışındaki bir parti ve o partideki şahıslar hakkında yorum yapması çok da mantıklı değildir. Buna birkaç örnek verecek olursak; “MHP'nin başından Bahçeli gitsin” diyenler, “CHP'nin başından Baykal gitsin” diyenler ve “Saadet Partisi, Erbakan'ın partisi görünümünden çıksın” diyenleri sayabiliriz. Eminim ki; bu tür eleştirileri sıralayan vatandaşların büyük bir çoğunluğu, ne Bahçeli gitse MHP'ye oy verecek, ne Baykal gitse CHP'ye oy verecek (ki gitti, göreceğiz) ne de Erbakan vesayeti(!) kalktığında Saadet Partisi'ne oy verecektir. Maksatları yalnızca suyu bulandırmaktır. Bu sebeple, konumuza dönecek olursak; “Erbakan vesayeti kalkmalı mı?” tartışmasını yapacak olan kişiler ya Saadet Partisi üyesi/taraftarı ya da bu konu, üzerine vazife olan “gazeteciler”dir. Bunların dışında kişilerin yorum yapmasını, çok da sağlıklı bulmuyorum.
Öyle ya da böyle; Saadet Partisi kongresini yapmış ve ortaya çıkan sonuç, teşkilatları bölmüştür. Hem de öyle bir bölmüştür ki; kaç parça olduğu dahi henüz belirlenememiştir. Benim gözlemlediklerim arasında, (ufak da olsa) “Erbakan yanlış yapıyor” deyip de Kurtulmuş'a itaat edenler, “Kurtulmuş yanlış yapıyor” deyip de Erbakan'ı destekleyenler ve “Ne Erbakan'dan, ne de Kurtulmuş'tan vazgeçerük”çüler var. “Asıl Kurtulmuş'un listesi, Erbakan'ın listesiydi” diyenler de vardı ancak; Erbakan'ın açıklamalarıyla birlikte, bu grubun neredeyse hiç taraftarı kalmamış gibi görünüyor.
Şimdi isterseniz; hangi noktalarda “fikir ayrılığı” varsa, o noktaları ele alalım.
AK SAÇLILAR GİTMELİ Mİ?
Siyaset; yalnızca “karizma ve koşturma” işi değildir. Siyasette “tecrübe” de çok önemlidir. Bugün; siyasî fikirlerini beğenseniz de, beğenmeseniz de Kenan Evren, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, hatta ve hatta Tansu Çiller gibi isimlerin tecrübelerinden faydalanılması icap eder. Nihayetinde bu isimler; bu devletin en yüksek makamlarında yıllarca hizmet etmek istemişlerdir. Başarılı olup, olmadıkları ise; her bireyin kendi şahsî fikridir.
Ülke meselelerinde bu liderlerden yararlanmak oldukça kolaydır. Ayda, yılda bir ziyaret edilerek, fikirleri alınabilir. Ancak; parti yönetimlerinde bu iş o kadar kolay değildir. Heleki bu isimler, aynı parti çatısı altında siyaset yaptığı için, onları bir kenara itmek kolay olmamalıdır. Saadet Partisi'nin dışında hiçbir siyasî partide bulunmayan ve herhangi bir yaptırım gücü de olmayan “Yüksek İstişare Kurulu”nda görev yapmalarını telkin etmek de mantık dışıdır. Zira; az evvel de ifade ettiğim gibi bu kurulun herhangi bir yaptırım gücü olmamakla birlikte, diğer siyasî partilerde MYK, MKYK, PM gibi farklı isimlerle karşımıza çıkan Saadet Partisi'ndeki GİK'in ise Genel Başkanı ve Genel Başkan Yardımcılarını, Genel Sekreteri denetleme/uyarma ve uyardığı takdirde de partinin en yetkili organında konuyu gündeme getirme hakkı vardır. Dolayısıyla; böyle bir kurulda bulunması istenen 5-6 kişilik “tecrübeli kadro” talebi de bence gayet yerinde ve makul bir taleptir. Her siyasî partinin MYK'sı, MKYK'sı, PM'si ve GİK'inde bu “kurt siyasetçiler”in yer alması, hem o partinin önünü görmesi ve hem de (şayet o parti iktidardaysa) Türkiye'yi ilgilendiren politikalarda önemli kararlarda söz sahibi olmaları bence bir gerekliliktir.
PARTİ, ERBAKAN VESAYETİNDEN KURTULMALI MI?
Şayet “Erbakan vesayeti” denilen şey; Erbakan'ın kızı ve oğlunun partinin kademelerinde yer alması ise Ak Parti, Erdoğan vesayetinde; CHP, İnönü vesayetinde; MHP, Türkeş vesayetinde; şu anki Saadet Partisi, Kurtulmuş vesayetinde; Demokrat Parti, Özal vesayetindedir. Zira; Tayyip Erdoğan'ın kızı Sümeyye Erdoğan, Ak Parti'de danışmanlık yapıyor. İsmet İnönü'nün oğlu Erdal İnönü yıllarca CHP/SHP'nin yönetim kadrosunda olduğu gibi, torunları da CHP'nin yönetim kadrosundadır. Tuğrul Türkeş, MHP'de etkili olduğu gibi, Turgut Özal'ın oğlu Ahmet Özal da DP'nin Genel Başkan Yardımcısıdır. Saadet Partisi'nin son kongresinde seçilen Genel İdare Kurulu'nda ise Numan Kurtulmuş'un damadı yer almaktadır. Şimdi tüm saydıklarımıza bakacak olursak; bu partilerin kimlerin vesayeti altında olduğu kanısına mı varmış oluyoruz? Eğer öyleyse; Erbakan'ın oğlu ve kızının Saadet Partisi'nin yönetiminde yer almasında yanlış olan nedir? Yok eğer tüm bu saydıklarım bir “vesayet göstergesi” değil ise; neden Erbakan'ın çocukları Saadet Partisi'nin GİK'ine girince, bunun adı “vesayet” oluyor? Ya da yıllarca "Ecevit vesayetinde" yönetilen DSP'de "Bu vesayet kalkmalı" denmezken, neden kaldırılmak istenen vesayet(!) Erbakan'ınki?
Kaldı ki; Fatih Erbakan'ı biraz takip eden bir kişi, O'nun Saadet Partisi'nin yönetimine gökten zembille inmediğini görecektir. Fatih Erbakan, Saadet Partisi'nin Ankara İl Gençlik Kolları'nda siyaset yapmış, ardından Saadet Partisi Genel Merkez Gençlik Kolları'nda görev almış ve akabinde Genel İdare Kurulu'na girmiş bir isimdir. Yani; kendisine sırf “Erbakan” soy ismini kullanarak, Genel Merkez'e “kapak atmış” bir adam muamelesi yapmak, fena halde haksızlık olur. Fatih Erbakan ayrıca; bu siyasî, çalışmalarının yanı sıra hitabetini güçlendirmiş ve 30 yaşında “Doktor” unvanı alacak kadar akademik açıdan da yetişmiş bir isimdir. Üstelik; Fatih Erbakan, bu terfiyi alan tek kişi değildir. Saadet Partisi'nin Genel İdare Kurulu'nda yer alan Abdulhamit Gül, Talha Kös, Şamil Tekir, Atik Ağdağ gibi genç isimler de bu kademelerden, Fatih Erbakan'la aynı dönemde geçmişlerdir. Bu durumda; Fatih Erbakan'a, sırf soy ismi “Erbakan” diye cephe almak, hiç de doğru bir hareket değildir.
AK SAÇLILARIN KANAL KANAL GEZMESİ NEDEN ELEŞTİRİLİYOR?
Numan Kurtulmuş'un ve taraftarlarının özellikle Oğuzhan Asiltürk ve Şevket Kazan'ı “Kanal kanal gezerek dedikodu yaptığı ve Saadet Partisi'ni küçük düşürdüğü” iddialarını da ele almak gerekir. Bence; bu durumu en son eleştirecek isim, yine Kurtulmuş'un kendisi olmalıdır. Zira; “Ben o dönemde Başbakan olsaydım, ışıklarımı yakıp söndürür ve eylemlere destek olurdum” sözüyle Erbakan'ı eleştiren Kurtulmuş, bu açıklamayı yine o “eleştirilen kanal”lardan bir tanesinde yapmamış mıydı?
“Partideki Erbakan vesayeti algısı kalkacak” demeci, yine o “eleştirilen gazete”lerden bir tanesine verilmemiş miydi?
Kongrede “Yeşil listeden istifa ediyorum” demek suretiyle, tüm basın mensuplarının önünde, “partide bir gruplaşma var” mesajı veren de Kurtulmuş'un kendisi değil miydi?
Kaldı ki; parti Genel Merkezi'nden yapılan basın açıklaması, bu “eleştirilen medya”ya gönderilmiyor mu? Gönderilmese de, o açıklamayı bu medya ve takipçileri görmüyor mu?
Mesela; kongreden sonra, Necmettin Erbakan için söylenen “Tecrübeli olmak, haddini aşmayı gerektirmez” sözü Numan Kurtulmuş'un deyimiyle “dedikodu” olmuyor mu? Bu da bir çelişki değil mi?
KURTULMUŞ, LİDER OLABİLİR Mİ?
Kongreden sonra, “birtakım medya” Numan Kurtulmuş'a, yeni sünnet olmuş çocuğa “Artık delikanlı oldun” der gibi, “Artık lider oldun” diyerek, kendisini yere-göğe sığdıramamıştır. Bunun sebebi ise; iddia edilen “Erbakan vesayeti algısı”nın kaldırılmış olduğuna olan inanç idi. Bir siyasî parti lideri, kendi partisinin delegelerinin yalnızca 4'te 1'inden oy alabiliyorsa, bunun adı nasıl “başarı” olabiliyor? Kurtulmuş, nasıl “Ben bu partinin lideriyim” diyebilecek? Bunu söylerken, aklına aldığı 4'te 1'lik oy gelmeyecek mi? Daha da vahimi, kendi partisinin delegesinden, karşısında rakip olamamasına rağmen %25 oy alabilen Kurtulmuş, Saadet Partisi Genel Başkanı olarak girdiği seçimlerde nasıl oy isteyecek? Kimse, “Sen kendi partinden destek alamazken, bizden nasıl destek istersin?” demeyecek mi? Hatta Genel Başkan olarak devam edecek olursa, partisinin çeşitli illerde ve ilçelerde düzenlenen programlara katıldığında alacağı tepkiyi göremiyor mu? Tüm bu saydıklarımız ile lider olma vasıflarını yan yana koyduğumuzda, çok açık bir şekilde görülüyor ki; Kurtulmuş, “birtakım medya”nın pohpohladığı gibi lider olamamıştır. Anlaşılan; olamayacaktır da…
KURTULMUŞ'A YAKIŞAN NEDİR?
Kurtulmuş, kendisine yakışanı, 2002 Seçimleri'nden sonra yapmıştır. Bunun kendisine yakıştığını iddia eden makam ise bendeniz değilim. Kendisi; Saadet Partisi'nin aldığı %2,5'luk sonuç karşısında, “Sessiz kalamayacağını, sorumlu davranması gerektiğini” söyleyerek, partideki “Genel Başkan Yardımcılığı” görevinden istifa etmişti. Aynı Kurtulmuş, aradan geçen 8 yılda “sorumluluk anlayışı”nda bir değişiklik yok ise; bunu ispat etmeli ve tek aday olarak girdiği fakat ancak 1250 delegeden 310'unun oyunu alarak seçildiği (üstelik bir önceki kongrede bin küsur delegenin oyunu almış olmasına rağmen) Genel Başkanlık görevinden istifa etmelidir. Bence bu; 2002'de Saadet Partisi'ndeki görevinden istifa etmesinden daha onurlu bir davranış olacaktır.
KISSADAN HİSSE
Son sözüm; hem Erbakan'ı gözü kapalı eleştirenlere ve hem de tabiri yerindeyse, O'na “hatasız kul” muamelesi yapanlara… Özellikle Ak Parti'li seçmenin ve yukarıda ifade ettiğim Saadet Partisi'nin içinde yer alan “Erbakan yanlış yapıyor” deyip de Kurtulmuş'a itaat edenlerin kullandığı bir ifadeye dikkat çekmek istiyorum. Ne diyorlar: “Kurtulmuş'un elini Erbakan kaldırmadı mı? O'nu Genel Başkan yapan, Erbakan değil mi?”
Şimdi anlatacağım kıssayla yazımı sonlandırmak istiyor ve bu kıssayı dikkatle okumanızı rica ediyorum.
Mekke'den Medine'ye hicretin ardından, Medine'de kendini çok sevdiren, başarılarıyla adından sıkça söz ettiren ve herkesin saygı duyduğu Abdullah Hilal Bin Hatal, Hz. Muhammed (SAV) tarafından, “zekât memuru” olarak tayin edilmişti. Zira; o toplumdaki herkes, Hz. Muhammed (SAV) de dâhil olmak üzere, Abdullah Hilâl'e çok güveniyorlardı. Abdullah Hilâl'in emrine, bu görevinde yardımcı olması için, bir de zenci köle verilmişti. Bir zaman sonra Abdullah Hilâl, evinde otururken, kölesine acıktığını söyledi ve kendisine yemek hazırlamasını emretti. Uykuyla uyanıklık arasında olan kölesi, bu emri duymadı ve bu duruma hiddetlenen Abdullah Hilâl Bin Hatal, kölesinin önce boğazına yapıştı ve ardından döverek öldürdü. Gözleri; bir anda zekât için toplanan koyunlara, develere ve paralara takıldı. Bir an; bütün bu malların kendisinin hakkı olduğu hissine kapıldı. O gözü dönmüşlüğün verdiği cesaretle tüm zekât mallarını toplayarak, Medine'den Mekke'ye kaçtı.
Hatta öyle ki; Mekke fethedildiğinde, Kâbe'nin örtüsüne sığınanlara, kadınlara, yaşlılara ve çocuklara, Ebu Süfyan'ın evine sığınanlara dokunulmayacağı ilan edilirken, önceden hazırlanan 15 kişilik listede adı geçenlerin, her nereye sığınmış olurlarsa olsunlar, öldürülecekleri duyurulmuş ve bu listenin içinde, bir zamanlar çok güvenilen ve Hz. Muhammed (SAV) tarafından, çok önemli bir görevle vazifelendirilmiş Abdullah Hilâl Bin Hatal da yer almıştı.
Evet! Abdullah Hilâl Bin Hatal, topluma çok büyük bir ihanete yeltenmiş, herkes kendisine duyduğu kızgınlığı bir şekilde ifade etmiş, ancak kimse Hz. Muhammed'e (SAV) “O'nu sen bu görevle görevlendirdin. Sen de en az O'nun kadar suçlusun” dememişti.
Anlayana… Anlamak isteyene…