28-04-2008, 14:02
bu yazı alıntıdır. çok güzel bi yazı herkesin okumasını rica ediyorum
Yol gider, biz gideriz diyen şair bitimsiz bir aşkın müptelası olarak bazen mahzun ve çoğu zamanda umut dolu bir hayatı tasavvur eder ve bize güzelliklerin albenili dünyasından örnekler sunar. Peki, hayat gerçekten bu kadar sıcak ve samimi mi? Yaşadıklarımız. Bilmeden, göremeden, duymadan yaşadıklarımız. Sürüklenmiş olduğumuz lakin farkında olamadığımız, yaşadıklarımız. Her şey mutlu bir hayatın kapılarını aralamaya yeter mi?
Bilim kurgu filimler insanlara hep basit, bu kadar da abartma olmaz dedirtir de en çok ilgiyi yine de çeker. Acaba neden? Ya şiddetin bin bir türlüsünü konu edinen o canavarlar filmleri. Peki ya sahtekâr sözcüklerden kurulu bir aşk filmi ya da dizideki sevgiyi kendiniz yaşıyormuşçasına seyretmek! İşte bizim sürüklendiğimiz bu. Sürükletildiğimiz bu. Başka bir şey değil. Amerika Vietnam savaşının yenilgisini unutturmak için Rambo filmleri çekti. Sadece bu kadar da değil, Hollywood kültürü diye bir kültürsüzlük meydana getirtti. Ve insanları buna şartladı. Bunu kabullendirdi. Artık izlenilen filmlerin sayı adedince kendilerini kültürlü sayanlar peyda olmuşsa ne demeliyiz, nasıl ifade etmeliyiz bu durumu?
Biz kendi nefsimizi de hesaba katarak devamlı muhakeme gücümüzü kullanarak istikametimizi, içinde bulunduğumuz koşulları, hayatın kendisini ve yaşadıklarımızı kontrol etmek amaçlı eleştirel gözle bakmalıyız. Bakmazsak, bakamazsak iyi bilelim ki o yalancı sevdaların, sahtekâr ilgi ve alakaların bir parçası da biz oluruz ve bunun farkına bile varamayız.
Asıl tehdidin top, tüfek yahut patlayıcılardan doğmadığının asıl tehdidin zihnin bulandırılmasından, fikrin kirletilmesinden doğduğunu anlamak için bilmiyor uzman olmaya gerek var mı, şu toplumda? Asırlarca haçlı zihniyetine boyun eğmemiş bir milletin evlatları olarak, kendi ulvi değerlerimizin bize içinde yaşadığımız asırda bir çıkış noktası olamıyorsa burada sadece o değerlere bakarak bir yargı vermek en büyük zafiyettir. Asıl bakılması gerekilen kendi önümüzdür. Kendi yaptıklarımız. Yaşadıklarımız karşısında aldığımız tavır, hissettiğimiz duygu. İçinde olduğumuz aksiyon. Sahi bir aksiyonumuz var mı? Yoksa Polat Alemdar’ın aksiyon dolu dizisinde kendimize bir aksiyon rolü seçip de onu mu oynuyor, onu mu yaşıyoruz!
Eleştiri, eleştiri hep eleştiri… Hep olumsuzluk, hep iyi şeyleri görmezlikten gelme demeyin. Biz inançlı insanlar olarak "Yarın için önceden gönderdiklerinize dikkat edin", "hesaba çekilmeden, nefsinizi hesaba çekin" İlah-i emirlerine teslim olmuş, Allah’ımızın bize verdiği Müslüman ismiyle şereflenmiş olanlarız. Ve evlerimize, otomobillerimize, dükkânlarımıza, masamıza yahut kütüphane kapılarımıza Hz. Ömer’in (rh.) "Bugün Allah için ne yaptın?" sözünü asarak kendi hesabını, eleştirisini her gün yapan bir kültüre sahibizdir. O halde kendi nefsimizi her daim hesaba çekeceğiz. Ben bugün şu sözü söyledim neyi düşünerek, nasıl bir hesap içinde olarak. Şu noktada aşırılığa gittim mi acaba diye. Hararetle yaptığımız tartışmalarımızın hedef ve sonuçlarına, bağlandığımız konulara özellikle televizyon programlarına, futbol takımlarına vs. bunlarla iç içe oluşumuza, yaşadığımız duygu atmosferine bakmalıyız. Bu bakış bir rahatlayış için değil. İstikamet ve teslimiyeti doğru tespit etmek içindir.
Gündeminizde ne var?
Sahi bugünkü gündeminizde, gündemimizde ne var? Ya Tayyip ve Baykal! Ya Fenerbahçe, Galatasaray! Yahut muhteşemlik tablosu çizen dizi filmler! A bir de şu televizyonların öğle vakti programları. Yanlış mı ifade ediyorum yoksa. Bizim göremediğimiz başka gündem var mı şimdi. Filistin, Irak kendi haline terk edilmedi mi yoksa. Dünya insanlığını sömüren ırkçı emperyalistlerin yapmış olduklarına karşı bir duygu ve tavır geliştiren kaldı mı yoksa? Elhamdülillah var. Onlar olmasa, onların gayretleri, heyecanları, ciddiyeti ve şuurlu tavırları olmasa zaten biz çoktan heder olup gitmiştik. Lakin demokrasilerde çoğunluğun sözü geçer ya biz çoğunluğa karşı muhakeme yapıyor, eleştirilerimizi de bu minvalden hareketle yapıyoruz.
Dünya hayatı gelip geçici, ne ekersen onu biçersin. Ektiğin sahtekârlıksa sahtekârlık ürünün olarak yetişir. Ektiğin şiddet ise şiddet senin azığın olarak gelir. Bu dünyanın bir kuralı da tabiatın boşluk kabul etmediği gerçeğidir. Bütün boşluklar doldurulur. İyi olmasa kötü doldurur. Güzel olmasa çirkin doldurur. Gerçek olmasa sahtelik doldurur. Ancak Hak gelince de batıl zail olur. O nedenle ne kadar hakka, hakkaniyete yakin isek, ne kadar bu uğurda mücadele içinde isek o kadar değer katarız kendimize. Hayatı o kadar gerçek olarak görür, gerçeklerin ve doğrulukların yolunda yürürüz. Hani derler ya ne kadar ekmek, o kadar köfte misali. Biz eleştirinin var olmak demek olduğuna inanırız. Çözümsüzlük arayışında olmadığımız içinde eleştirilerimizden mutlaka bir sonuç alırız. Rabbimizin lütfu ile de bu sonuçlar bize "Sırat-ı Müstakim" olarak geri dönmektedir. Çünkü biz ne dünyanın etrafımızda döndüğüne, ne de bizim dünyanın etrafında döndüğüne inanırız. O yüzden gelip geçici aşklara, rahatlıklara, para veya mallara aldanmaz. Ne oldum değil ne olacağım deriz. Bu deyişimiz ise bize zihnen kuvvet verir. Ve aksiyonumuz kendi aksiyonumuz, sevdamız hakikat sevdası, hayatımız ızdırap da olsa bizi yeise düşürmez.
Yol gider, biz gideriz diyen şair bitimsiz bir aşkın müptelası olarak bazen mahzun ve çoğu zamanda umut dolu bir hayatı tasavvur eder ve bize güzelliklerin albenili dünyasından örnekler sunar. Peki, hayat gerçekten bu kadar sıcak ve samimi mi? Yaşadıklarımız. Bilmeden, göremeden, duymadan yaşadıklarımız. Sürüklenmiş olduğumuz lakin farkında olamadığımız, yaşadıklarımız. Her şey mutlu bir hayatın kapılarını aralamaya yeter mi?
Bilim kurgu filimler insanlara hep basit, bu kadar da abartma olmaz dedirtir de en çok ilgiyi yine de çeker. Acaba neden? Ya şiddetin bin bir türlüsünü konu edinen o canavarlar filmleri. Peki ya sahtekâr sözcüklerden kurulu bir aşk filmi ya da dizideki sevgiyi kendiniz yaşıyormuşçasına seyretmek! İşte bizim sürüklendiğimiz bu. Sürükletildiğimiz bu. Başka bir şey değil. Amerika Vietnam savaşının yenilgisini unutturmak için Rambo filmleri çekti. Sadece bu kadar da değil, Hollywood kültürü diye bir kültürsüzlük meydana getirtti. Ve insanları buna şartladı. Bunu kabullendirdi. Artık izlenilen filmlerin sayı adedince kendilerini kültürlü sayanlar peyda olmuşsa ne demeliyiz, nasıl ifade etmeliyiz bu durumu?
Biz kendi nefsimizi de hesaba katarak devamlı muhakeme gücümüzü kullanarak istikametimizi, içinde bulunduğumuz koşulları, hayatın kendisini ve yaşadıklarımızı kontrol etmek amaçlı eleştirel gözle bakmalıyız. Bakmazsak, bakamazsak iyi bilelim ki o yalancı sevdaların, sahtekâr ilgi ve alakaların bir parçası da biz oluruz ve bunun farkına bile varamayız.
Asıl tehdidin top, tüfek yahut patlayıcılardan doğmadığının asıl tehdidin zihnin bulandırılmasından, fikrin kirletilmesinden doğduğunu anlamak için bilmiyor uzman olmaya gerek var mı, şu toplumda? Asırlarca haçlı zihniyetine boyun eğmemiş bir milletin evlatları olarak, kendi ulvi değerlerimizin bize içinde yaşadığımız asırda bir çıkış noktası olamıyorsa burada sadece o değerlere bakarak bir yargı vermek en büyük zafiyettir. Asıl bakılması gerekilen kendi önümüzdür. Kendi yaptıklarımız. Yaşadıklarımız karşısında aldığımız tavır, hissettiğimiz duygu. İçinde olduğumuz aksiyon. Sahi bir aksiyonumuz var mı? Yoksa Polat Alemdar’ın aksiyon dolu dizisinde kendimize bir aksiyon rolü seçip de onu mu oynuyor, onu mu yaşıyoruz!
Eleştiri, eleştiri hep eleştiri… Hep olumsuzluk, hep iyi şeyleri görmezlikten gelme demeyin. Biz inançlı insanlar olarak "Yarın için önceden gönderdiklerinize dikkat edin", "hesaba çekilmeden, nefsinizi hesaba çekin" İlah-i emirlerine teslim olmuş, Allah’ımızın bize verdiği Müslüman ismiyle şereflenmiş olanlarız. Ve evlerimize, otomobillerimize, dükkânlarımıza, masamıza yahut kütüphane kapılarımıza Hz. Ömer’in (rh.) "Bugün Allah için ne yaptın?" sözünü asarak kendi hesabını, eleştirisini her gün yapan bir kültüre sahibizdir. O halde kendi nefsimizi her daim hesaba çekeceğiz. Ben bugün şu sözü söyledim neyi düşünerek, nasıl bir hesap içinde olarak. Şu noktada aşırılığa gittim mi acaba diye. Hararetle yaptığımız tartışmalarımızın hedef ve sonuçlarına, bağlandığımız konulara özellikle televizyon programlarına, futbol takımlarına vs. bunlarla iç içe oluşumuza, yaşadığımız duygu atmosferine bakmalıyız. Bu bakış bir rahatlayış için değil. İstikamet ve teslimiyeti doğru tespit etmek içindir.
Gündeminizde ne var?
Sahi bugünkü gündeminizde, gündemimizde ne var? Ya Tayyip ve Baykal! Ya Fenerbahçe, Galatasaray! Yahut muhteşemlik tablosu çizen dizi filmler! A bir de şu televizyonların öğle vakti programları. Yanlış mı ifade ediyorum yoksa. Bizim göremediğimiz başka gündem var mı şimdi. Filistin, Irak kendi haline terk edilmedi mi yoksa. Dünya insanlığını sömüren ırkçı emperyalistlerin yapmış olduklarına karşı bir duygu ve tavır geliştiren kaldı mı yoksa? Elhamdülillah var. Onlar olmasa, onların gayretleri, heyecanları, ciddiyeti ve şuurlu tavırları olmasa zaten biz çoktan heder olup gitmiştik. Lakin demokrasilerde çoğunluğun sözü geçer ya biz çoğunluğa karşı muhakeme yapıyor, eleştirilerimizi de bu minvalden hareketle yapıyoruz.
Dünya hayatı gelip geçici, ne ekersen onu biçersin. Ektiğin sahtekârlıksa sahtekârlık ürünün olarak yetişir. Ektiğin şiddet ise şiddet senin azığın olarak gelir. Bu dünyanın bir kuralı da tabiatın boşluk kabul etmediği gerçeğidir. Bütün boşluklar doldurulur. İyi olmasa kötü doldurur. Güzel olmasa çirkin doldurur. Gerçek olmasa sahtelik doldurur. Ancak Hak gelince de batıl zail olur. O nedenle ne kadar hakka, hakkaniyete yakin isek, ne kadar bu uğurda mücadele içinde isek o kadar değer katarız kendimize. Hayatı o kadar gerçek olarak görür, gerçeklerin ve doğrulukların yolunda yürürüz. Hani derler ya ne kadar ekmek, o kadar köfte misali. Biz eleştirinin var olmak demek olduğuna inanırız. Çözümsüzlük arayışında olmadığımız içinde eleştirilerimizden mutlaka bir sonuç alırız. Rabbimizin lütfu ile de bu sonuçlar bize "Sırat-ı Müstakim" olarak geri dönmektedir. Çünkü biz ne dünyanın etrafımızda döndüğüne, ne de bizim dünyanın etrafında döndüğüne inanırız. O yüzden gelip geçici aşklara, rahatlıklara, para veya mallara aldanmaz. Ne oldum değil ne olacağım deriz. Bu deyişimiz ise bize zihnen kuvvet verir. Ve aksiyonumuz kendi aksiyonumuz, sevdamız hakikat sevdası, hayatımız ızdırap da olsa bizi yeise düşürmez.