07-09-2008, 16:55
(Elimden geldiğince bu başlık altından her gün bu konu devam edecek.. yazılanları takip ederseniz yazının akışına kendinizi kaptırabilirsiniz..):
“Ölümün ensede hissedilmesi için kabir ziyaretleri iyi bir fırsat” diyerek evinden çıkıp kabristanın yolunu tuttu...
Bir saat sonra “insan ekili” bahçeye varan genç, ölüler diyarında yalnız olmanın verdiği psikolojiyle:
“Buraya yalnız gelinmemeliymiş” dedi.
Gencin yalnızlığını bir nebze de olsa gidermek isteyen bir ölünün sözcüsü:
- Yaşım on yedi idi. Kara toprak beni yedi. Ve bir gün de seni yiyecek, dedi. Yer altı sâkininin “taş”ında bunlar yazıyordu.
- Yazık olmuş...
- İkimizde aynı yaştayız. O toprak altında bitkilere vitâmin, haşaratlara yem olup özgürlüğüne son verilmiş bir halde, buz gibi karanlık bir meskende tekrar dirilmeyi beklerken; ben yerüstünde dilediğim gibi at koşturabiliyorum. Onun yerinde ben de olabilirdim. Yerimde olmak için neler vermezdi ki... Ne güzel şeymiş yaşamak.
Babasının kabrine doğru tedirgin ve titrek adımlarla ilerlerken:
- “Dur yolcu!” yazılı ikazın yetmişlik bir dedeye ait olması hasebiyle:
- “Büyüklere saygım sonsuzdur” bâbından durakladı.
Yetmiş yıllık birikimini “yarım metre kare taş”ında özetleyen dede; gencin tedirginliğini dikkate alarak:
- Dünya hayatı bir tiyatro sahnesinden ibarettir evladım! Ben bulunmuş olduğun sahneden ayrıldım; bir gün sen de ayrılacaksın, dedi.
“Öteki” taraftan gelen nasihati dinleyen genç, mermer üzerindeki kimlik sahibine seslenerek:
- Tiyatro sahnesi dediğin bu hayattaki rolünü bilmiyorum, başarılı olup olmadığını da. Ama şunu çok iyi biliyorum ki:
- Bu güzel ve anlamlı mesajını ölmeden önce yapacaktın, dedi. Gencin bu eleştirisine cevap verecek imkâna sahip olmayan dedenin imdadına; tüm konuşmalara kulak veren ve tiyatronun ikinci bölümünde sahneye veda eden bir bebe yetişti. Bebenin sıcak mesajı soğuk mermer üstünde şöyle dile gelmişti:
- İnsan hayatı saat pili gibidir. Ne zaman biteceği önceden bilinmez.
İki yaşındaki bir çocuğa ait olmadığı belli olan ve balyoz etkisi yapan bu cümle, dedenin mesajını tamamlar nitelikteydi.
Zihninde inkılaplar olan gencin, bilgi dağarcığına iki dosya birden açılmıştı.
“Tiyatro sahnesi” ve “saat pili”...
İnsanın yaşamına yeni anlamlar kazandıran bu dosyaların içi doldurulmalıydı. Ortam müsait olmadığı için düşüklerini kaydetmeyi çalışma odasına sakladı.
“Pili bitenlerin” sahneden çekilerek ve dirilerden uzak bir yerlere defnedildiğinde, etle beslenen topraklar kendi bölgelerine giren her “canlı” ile duygularını paylaşmak için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı.
“Alttakiler”in ruh hallerinin mermerlere taşınması onlara hem yalnız olmadıklarını hissettiriyor, hem de bir anda onlarca ölü ile konuşma imkânı sağlıyordu.
Sahneden çekilenler beldesindeki mermer taşlarının kalite farklılığı; ya da sahnedeki “birinci sınıf” insan sıfatlarını “öteki” tarafa taşımak istercesine demir parmaklıklar arasında mesken tutmaları, her kesimden gelindiğini gösteriyordu.
Kişiliklerini ve duygularını “taş”a yansıtan ölüler, dirilere kendilerini şöyle takdim ediyorlardı:
- Ben falan oğlu filanım...
- Şu tarihler arasında yaşadım...
- Ve sizden bir Fâtiha istiyoruz...
İsimlerinin ve ölüm yaşlarının farklı olmasından ziyade, taleplerinin aynı olması oldukça düşündürücüydü.
Mezarını saraya çeviren ile mezar yeri kaybolmasın diye kaya parçasının başucuna konmasını isteyen ölülerin isteklerinin aynı olması, tüm dikkatleri Fâtiha Sûresine çekiyordu. Neden Bakara Sûresi istenmiyordu da Fâtiha Sûresi isteniyordu? Ya da niçin Fîl Sûresi değil de, illa Fâtiha Sûresi?
Zihninde açtığı üçüncü dosyanın adını şimdiden koymuştu:
“Ölüler, niçin Fâtiha Sûresinin okunmasını talep ederler?”
Tek hücreli evlerdeki konukların ölüm yaşları, emekli olduktan veya torunlarının mürüvvetlerini gördükten sonra uğramasını bekledikleri ölümün “altmış ve seksen” yaşları arasında gelmemesi evdeki hesabın Azraile uymadığını gösteriyordu.
“Aman Allah’ım!” dedi, genç.
“Her yaştan gelmişler. Kimi üç aylık, kimi yetmiş beş yaşında. Kimi çok zengin, alın terini “öteki” tarafa taşımayıp mermerlere yatırım yapmış; kimi de,
“Paramı ‘ölü mala’ yatırım yapmam” dercesine, yüksekliği iki karışı geçmeyen toprak yığınıyla adresini belirlemiş.
- Her kesimden gelmişler, dedi.
Kabristanın şehre bakan yamacında, sırtını tanıdık bir mermere yaslayan genç, iki farklı dünyanın kıyasını yapıyordu.
“İki farklı dünya... Yer üstündekiler ve yerin iki metre altıdakiler” dedi.
İnsanlar arasında mevki, makam, zenginlik, fakirlik, yerli ve yabancı ayrımı yapmayan bu tarla günün yirmi dört saati davetsiz misafir, ya da misafirler kabul ediyordu.
Gelen konuklar cumhurbaşkanı da olsa, onun hizmetçisi veya şoförü de olsa hiçbir sınıf farklılığı yaşamadan aynı muameleyi görüyorlardı:
“8-9 metrelik beyaz bez ve boyunun ölçüsü derinliğinde bir çukur”.
Dünya hayatına bir damla olarak düşen insanoğlunu bekleyen son.
“Doğacak, büyüyecek, ölecek ve beyaz bir bezle dürüm yapılarak ‘öteki dünya’nın bekleme salonunda ismin okununcaya kadar tek başına bekleyeceksin. Böyle düşünüyordu.” kabristandaki canlı...
Gencin düşüncelerini önceden tecrübe etmiş bir ölünün yakını mermer taşına:
“Nefes alan her insanın gölgesi kabre düşer.” diye yazdırmıştı.
Taşlara işlenen nasihatlerin “öteki hayat” merkezli olması dünya hayatının geçici ve asıl hayatın öteki âlem olduğunu delillendiriyordu.
Hiçbir mezar taşında:
“Dünya hayatında zengin olmanın yolları...”
“Dünya hayatında müreffeh bir hayat sürmenin sırları...”
“En çok kar getiren hisse senetlerinin adları...” gibi başlıklara rastlanmaması ve hiçbir ölünün dünyadaki tecrübe ve zevkini mezar taşına yansıtmaması tezini doğruluyordu.
- Yediden yetmişe, farklı kültür ve konumlara sahip ölülerin, (mazlumu da, zâlimi de) dirilerden ısrarla:
“Fâtiha” ve “dua” istemeleri “öteki tarafa” hazırlıksız gittiklerini belgeler. İşte bu yüzden ziyaretçilerin dualarına umut bağlamadan çukura düşülmeli diye düşündü.
devam edecek. . .
“Ölümün ensede hissedilmesi için kabir ziyaretleri iyi bir fırsat” diyerek evinden çıkıp kabristanın yolunu tuttu...
Bir saat sonra “insan ekili” bahçeye varan genç, ölüler diyarında yalnız olmanın verdiği psikolojiyle:
“Buraya yalnız gelinmemeliymiş” dedi.
Gencin yalnızlığını bir nebze de olsa gidermek isteyen bir ölünün sözcüsü:
- Yaşım on yedi idi. Kara toprak beni yedi. Ve bir gün de seni yiyecek, dedi. Yer altı sâkininin “taş”ında bunlar yazıyordu.
- Yazık olmuş...
- İkimizde aynı yaştayız. O toprak altında bitkilere vitâmin, haşaratlara yem olup özgürlüğüne son verilmiş bir halde, buz gibi karanlık bir meskende tekrar dirilmeyi beklerken; ben yerüstünde dilediğim gibi at koşturabiliyorum. Onun yerinde ben de olabilirdim. Yerimde olmak için neler vermezdi ki... Ne güzel şeymiş yaşamak.
Babasının kabrine doğru tedirgin ve titrek adımlarla ilerlerken:
- “Dur yolcu!” yazılı ikazın yetmişlik bir dedeye ait olması hasebiyle:
- “Büyüklere saygım sonsuzdur” bâbından durakladı.
Yetmiş yıllık birikimini “yarım metre kare taş”ında özetleyen dede; gencin tedirginliğini dikkate alarak:
- Dünya hayatı bir tiyatro sahnesinden ibarettir evladım! Ben bulunmuş olduğun sahneden ayrıldım; bir gün sen de ayrılacaksın, dedi.
“Öteki” taraftan gelen nasihati dinleyen genç, mermer üzerindeki kimlik sahibine seslenerek:
- Tiyatro sahnesi dediğin bu hayattaki rolünü bilmiyorum, başarılı olup olmadığını da. Ama şunu çok iyi biliyorum ki:
- Bu güzel ve anlamlı mesajını ölmeden önce yapacaktın, dedi. Gencin bu eleştirisine cevap verecek imkâna sahip olmayan dedenin imdadına; tüm konuşmalara kulak veren ve tiyatronun ikinci bölümünde sahneye veda eden bir bebe yetişti. Bebenin sıcak mesajı soğuk mermer üstünde şöyle dile gelmişti:
- İnsan hayatı saat pili gibidir. Ne zaman biteceği önceden bilinmez.
İki yaşındaki bir çocuğa ait olmadığı belli olan ve balyoz etkisi yapan bu cümle, dedenin mesajını tamamlar nitelikteydi.
Zihninde inkılaplar olan gencin, bilgi dağarcığına iki dosya birden açılmıştı.
“Tiyatro sahnesi” ve “saat pili”...
İnsanın yaşamına yeni anlamlar kazandıran bu dosyaların içi doldurulmalıydı. Ortam müsait olmadığı için düşüklerini kaydetmeyi çalışma odasına sakladı.
“Pili bitenlerin” sahneden çekilerek ve dirilerden uzak bir yerlere defnedildiğinde, etle beslenen topraklar kendi bölgelerine giren her “canlı” ile duygularını paylaşmak için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı.
“Alttakiler”in ruh hallerinin mermerlere taşınması onlara hem yalnız olmadıklarını hissettiriyor, hem de bir anda onlarca ölü ile konuşma imkânı sağlıyordu.
Sahneden çekilenler beldesindeki mermer taşlarının kalite farklılığı; ya da sahnedeki “birinci sınıf” insan sıfatlarını “öteki” tarafa taşımak istercesine demir parmaklıklar arasında mesken tutmaları, her kesimden gelindiğini gösteriyordu.
Kişiliklerini ve duygularını “taş”a yansıtan ölüler, dirilere kendilerini şöyle takdim ediyorlardı:
- Ben falan oğlu filanım...
- Şu tarihler arasında yaşadım...
- Ve sizden bir Fâtiha istiyoruz...
İsimlerinin ve ölüm yaşlarının farklı olmasından ziyade, taleplerinin aynı olması oldukça düşündürücüydü.
Mezarını saraya çeviren ile mezar yeri kaybolmasın diye kaya parçasının başucuna konmasını isteyen ölülerin isteklerinin aynı olması, tüm dikkatleri Fâtiha Sûresine çekiyordu. Neden Bakara Sûresi istenmiyordu da Fâtiha Sûresi isteniyordu? Ya da niçin Fîl Sûresi değil de, illa Fâtiha Sûresi?
Zihninde açtığı üçüncü dosyanın adını şimdiden koymuştu:
“Ölüler, niçin Fâtiha Sûresinin okunmasını talep ederler?”
Tek hücreli evlerdeki konukların ölüm yaşları, emekli olduktan veya torunlarının mürüvvetlerini gördükten sonra uğramasını bekledikleri ölümün “altmış ve seksen” yaşları arasında gelmemesi evdeki hesabın Azraile uymadığını gösteriyordu.
“Aman Allah’ım!” dedi, genç.
“Her yaştan gelmişler. Kimi üç aylık, kimi yetmiş beş yaşında. Kimi çok zengin, alın terini “öteki” tarafa taşımayıp mermerlere yatırım yapmış; kimi de,
“Paramı ‘ölü mala’ yatırım yapmam” dercesine, yüksekliği iki karışı geçmeyen toprak yığınıyla adresini belirlemiş.
- Her kesimden gelmişler, dedi.
Kabristanın şehre bakan yamacında, sırtını tanıdık bir mermere yaslayan genç, iki farklı dünyanın kıyasını yapıyordu.
“İki farklı dünya... Yer üstündekiler ve yerin iki metre altıdakiler” dedi.
İnsanlar arasında mevki, makam, zenginlik, fakirlik, yerli ve yabancı ayrımı yapmayan bu tarla günün yirmi dört saati davetsiz misafir, ya da misafirler kabul ediyordu.
Gelen konuklar cumhurbaşkanı da olsa, onun hizmetçisi veya şoförü de olsa hiçbir sınıf farklılığı yaşamadan aynı muameleyi görüyorlardı:
“8-9 metrelik beyaz bez ve boyunun ölçüsü derinliğinde bir çukur”.
Dünya hayatına bir damla olarak düşen insanoğlunu bekleyen son.
“Doğacak, büyüyecek, ölecek ve beyaz bir bezle dürüm yapılarak ‘öteki dünya’nın bekleme salonunda ismin okununcaya kadar tek başına bekleyeceksin. Böyle düşünüyordu.” kabristandaki canlı...
Gencin düşüncelerini önceden tecrübe etmiş bir ölünün yakını mermer taşına:
“Nefes alan her insanın gölgesi kabre düşer.” diye yazdırmıştı.
Taşlara işlenen nasihatlerin “öteki hayat” merkezli olması dünya hayatının geçici ve asıl hayatın öteki âlem olduğunu delillendiriyordu.
Hiçbir mezar taşında:
“Dünya hayatında zengin olmanın yolları...”
“Dünya hayatında müreffeh bir hayat sürmenin sırları...”
“En çok kar getiren hisse senetlerinin adları...” gibi başlıklara rastlanmaması ve hiçbir ölünün dünyadaki tecrübe ve zevkini mezar taşına yansıtmaması tezini doğruluyordu.
- Yediden yetmişe, farklı kültür ve konumlara sahip ölülerin, (mazlumu da, zâlimi de) dirilerden ısrarla:
“Fâtiha” ve “dua” istemeleri “öteki tarafa” hazırlıksız gittiklerini belgeler. İşte bu yüzden ziyaretçilerin dualarına umut bağlamadan çukura düşülmeli diye düşündü.
* * *
devam edecek. . .
