Anadolu Forum

Tam Versiyon: Ölüm (Yazı Dizisi)
Şu anda tam olmayan bir veriyonu görüntülüyorsunuz. Tam versiyonu görmek için, buraya tıklayın
(Elimden geldiğince bu başlık altından her gün bu konu devam edecek.. yazılanları takip ederseniz yazının akışına kendinizi kaptırabilirsiniz..):

“Ölümün ensede hissedilmesi için kabir ziyaret­leri iyi bir fırsat” diyerek evinden çıkıp kab­ristanın yolunu tuttu...

Bir saat sonra “insan ekili” bahçeye varan genç, ölü­ler di­yarında yalnız olmanın verdiği psikolojiyle:

“Buraya yalnız gelinmemeliymiş” dedi.

Gencin yalnızlığını bir nebze de olsa gidermek isteyen bir ölünün sözcüsü:

- Yaşım on yedi idi. Kara toprak beni yedi. Ve bir gün de seni yiyecek, dedi. Yer altı sâkininin “taş”ında bunlar yazıyordu.

- Yazık olmuş...

- İkimizde aynı yaştayız. O toprak altında bitkilere vi­tâmin, haşaratlara yem olup özgürlüğüne son verilmiş bir halde, buz gibi karanlık bir meskende tekrar dirilmeyi beklerken; ben yerüstünde diledi­ğim gibi at koşturabiliyo­rum. Onun ye­rinde ben de olabilirdim. Yerimde olmak için neler vermezdi ki... Ne güzel şeymiş yaşamak.

Babasının kabrine doğru tedirgin ve titrek adımlarla ilerler­ken:

- “Dur yolcu!” yazılı ikazın yetmişlik bir dedeye ait ol­ması hasebiyle:

- “Büyüklere saygım sonsuzdur” bâbından durakladı.

Yetmiş yıllık birikimini “yarım metre kare taş”ında özetle­yen dede; gencin tedirginliğini dikkate alarak:

- Dünya hayatı bir tiyatro sahnesinden ibarettir evla­dım! Ben bulunmuş olduğun sahneden ayrıldım; bir gün sen de ayrılacaksın, dedi.

“Öteki” taraftan gelen nasihati dinleyen genç, mer­mer üzerindeki kimlik sahibine seslenerek:

- Tiyatro sahnesi dediğin bu hayattaki rolünü bilmi­yorum, başarılı olup olmadığını da. Ama şunu çok iyi biliyo­rum ki:

- Bu güzel ve anlamlı mesajını ölmeden önce yapa­cak­tın, dedi. Gencin bu eleştirisine cevap verecek imkâna sahip olmayan dedenin imdadına; tüm konuşma­lara ku­lak veren ve tiyatronun ikinci bölümünde sahneye veda eden bir bebe yetişti. Bebenin sıcak mesajı soğuk mermer üstünde şöyle dile gelmişti:

- İnsan hayatı saat pili gibidir. Ne zaman biteceği ön­ce­den bilinmez.

İki yaşındaki bir çocuğa ait olmadığı belli olan ve bal­yoz etkisi yapan bu cümle, dedenin mesajını tamamlar nitelikteydi.

Zihninde inkılaplar olan gencin, bilgi dağarcığına iki dosya birden açılmıştı.

“Tiyatro sahnesi” ve “saat pili”...

İnsanın yaşamına yeni anlamlar kazandıran bu dos­yala­rın içi doldurulmalıydı. Ortam müsait olmadığı için düşüklerini kaydetmeyi çalışma odasına sakladı.

“Pili bitenlerin” sahneden çekilerek ve dirilerden uzak bir yerlere defnedildiğinde, etle beslenen topraklar kendi bölgelerine giren her “canlı” ile duygularını paylaş­mak için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı.

“Alttakiler”in ruh hallerinin mermerlere taşınması onlara hem yal­nız olmadıklarını hissettiriyor, hem de bir anda onlarca ölü ile ko­nuşma imkânı sağlıyordu.

Sahneden çekilenler beldesindeki mermer taşlarının ka­lite farklılığı; ya da sahnedeki “birinci sınıf” insan sıfatla­rını “öteki” tarafa taşımak istercesine demir par­maklıklar arasında mesken tutmaları, her kesimden gelin­diğini gös­teriyordu.

Kişiliklerini ve duygularını “taş”a yansıtan ölüler, diri­lere kendilerini şöyle takdim ediyorlardı:

- Ben falan oğlu filanım...

- Şu tarihler arasında yaşadım...

- Ve sizden bir Fâtiha istiyoruz...

İsimlerinin ve ölüm yaşlarının farklı olmasından zi­yade, taleplerinin aynı olması oldukça düşündürücüydü.

Mezarını saraya çeviren ile mezar yeri kaybolmasın diye kaya parçasının başucuna konmasını isteyen ölülerin isteklerinin aynı olması, tüm dikkatleri Fâtiha Sûresine çekiyordu. Ne­den Bakara Sûresi istenmiyordu da Fâtiha Sûresi isteni­yordu? Ya da niçin Fîl Sûresi değil de, illa Fâtiha Sûresi?


Zihninde açtığı üçüncü dosyanın adını şimdiden koy­muştu:

“Ölüler, niçin Fâtiha Sûresinin okunmasını talep eder­ler?”

Tek hücreli evlerdeki konukların ölüm yaşları­, emekli olduktan veya torunlarının mürüvvetlerini gör­dükten sonra uğramasını bekledikleri ölümün “altmış ve seksen” yaşları arasında gelmemesi evdeki he­sabın Az­raile uyma­dığını gösteriyordu.

“Aman Allah’ım!” dedi, genç.

“Her yaştan gelmişler. Kimi üç aylık, kimi yetmiş beş ya­şında. Kimi çok zengin, alın terini “öteki” tarafa taşıma­yıp mermer­lere yatırım yapmış; kimi de,

“Paramı ‘ölü mala’ yatırım yapmam” dercesine, yük­sekliği iki karışı geçmeyen toprak yığınıyla adresini belirle­miş.

- Her kesimden gelmişler, dedi.

Kabristanın şehre bakan yamacında, sırtını tanıdık bir mermere yaslayan genç, iki farklı dünyanın kıyasını yapı­yordu.

“İki farklı dünya... Yer üstündekiler ve yerin iki metre al­tıdakiler” dedi.

İnsanlar arasında mevki, makam, zenginlik, fakirlik, yerli ve ya­bancı ayrımı yapmayan bu tarla günün yirmi dört saati davetsiz misafir, ya da misafirler kabul edi­yordu.

Gelen konuklar cumhurbaşkanı da olsa, onun hiz­metçisi veya şoförü de olsa hiçbir sınıf farklılığı yaşama­dan aynı mu­ameleyi görüyorlardı:


“8-9 metrelik beyaz bez ve boyunun ölçüsü derinli­ğinde bir çukur”.


Dünya hayatına bir damla olarak düşen insanoğlunu bek­leyen son.

“Doğacak, büyüyecek, ölecek ve beyaz bir bezle dü­rüm yapılarak ‘öteki dünya’nın bekleme salonunda ismin okununcaya kadar tek başına bekleyeceksin. Böyle düşü­nüyordu.” kabristandaki canlı...

Gencin düşüncelerini önceden tecrübe etmiş bir ölü­nün ya­kını mermer taşına:

“Nefes alan her insanın gölgesi kabre düşer.” diye yaz­dır­mıştı.

Taşlara işlenen nasihatlerin “öteki hayat” merkezli ol­ması dünya hayatının geçici ve asıl hayatın öteki âlem olduğunu delillendiriyordu.

Hiçbir mezar taşında:

“Dünya hayatında zengin olmanın yolları...”

“Dünya hayatında müreffeh bir hayat sürmenin sır­ları...”

“En çok kar getiren hisse senetlerinin adları...”
gibi baş­lık­lara rastlanmaması ve hiçbir ölünün dünyadaki tec­rübe ve zevkini mezar taşına yansıtmaması tezini doğru­luyordu.

- Yediden yetmişe, farklı kültür ve konumlara sahip ölülerin, (mazlumu da, zâlimi de) dirilerden ısrarla:

“Fâtiha” ve “dua” istemeleri “öteki tarafa” hazırlıksız git­tikle­rini belgeler. İşte bu yüzden ziyaretçilerin dualarına umut bağla­madan çukura düşülmeli diye düşündü.

* * *



devam edecek. . .
Mermer taşı ocağını andıran ölüler kentinde düşün­celi bir şekilde, ağır adımlarla babasının kabrine yaklaşan genç, babasının hemen yanı başında kazılmış bir çukur görünce:

“Sahneden çekilen ya da pili bitenlerden biri daha...” diye mırıldandı.

Rezervasyonu yapılan bir konuğun, duygularını bir nebze ol­sun tadabilmek için çukura inip bir seksen uzan­mak istedi. Daha fazla düşünmeden, biraz korku ve biraz da heyecanla yavaşça indi çu­kura.

Yerin iki metre dibinde biraz soğuk, biraz nemli, biraz da karanlık olan bu tek kişilik hücreye bir “ölü” gibi uzandı.

“Aman Allah’ım!” dedi. Sahnedeki sürem doldu­ğunda sı­cacık yatağım, çalışma odam ve okuldaki sınıfım bu­rası, işte tam burası! olacak... Giydiğim en gü­zel elbi­selerin yerini iki met­relik beyaz bir bez parçası, kullandı­ğım parfümün yerini de kokmaya yüz tuta­cak bedenim ala­cak...

Üzerime toprak atan anneme:

- Beni bu karanlık yere bırakıp nereye gideceksiniz?, dedi­ğimde:

- Oğlum! artık sen öldün. Sahnedeki rolün buraya ka­dar­mış. Şu an senin için en güzel mekan “toprak altı.”

“Artık dünyadaki rolümüz sensiz devam edecek evla­dım!” di­yecekler... Kardeşlerime de:

- Abinizi yalnız bırakmak ha... dediğimde:

- Üzgünüz!, diyecekler.

Zihninde böyle diyaloglara yer veren genç daha sonra:

“Şu bir gerçek ki burada yalnız başıma olacağım. Ne an­nem, ne kardeşlerim, ne de sevdiklerim... Kimseler kal­mayacak yanımda... Hiç kimse refakat edecek cesareti bulamaya­caklar.” diye mırıl­dandı.


- Tattığım onlarca zevk ve tat nerede kaldılar?

- Dünyada... Yâni iki metre yukarda...

- Geçirdiğim iyi ve kötü anılarım nerede?

- Dünya da... Yâni önceki âlemde...

- Bilgisayarım, oyun ve film CD’lerim, kitaplarım, özel eş­yala­rım, takdir belgelerim, bisikletim, kafesteki kuşum, hafta sonu balığa gittiğim olta malzemelerim... Nerede kaldılar?

- Yukarıda... Yâni tiyatro sahnesinde..
.

Fotoğraflarda gördüğü babasıyla arasında sadece bir bu­çuk metre kalınlığında toprak vardı. Ölüler hücresine “diri” olarak giren genç:

“Babama hiç bu kadar yakın olmamıştım.” dedi.

“Aynı toprağı döşek ve yastık yapmışız. İkimizde ayrı hücrelerde yapayalnızız. Ben dilediğim zaman (ölüm tak­dir edil­memişse) bu çukurdan çıkabilirim. Gücüm ve ira­dem buna müsait. Fakat aynı şey hem babam için, hem de yer altı sâkinleri için müm­kün değil.


Onlar, kıllarını dahi kıpırdatamazlar. Çünkü ruhları irade ve güçleriyle beraber bedenlerinden çekildi. Ha­şarat ve kurtçukların bedenlerini ısırıp yemelerine de mü­dahale edemezler. Çünkü haşaratlar için, kabre konan her ceset sofralarına gelen ‘et’ yemeği gibidir.”

Bir an kendini haşaratların sofrasına uzanmış, yiyi­cile­rin gelerek gözlerinden, kulaklarından ve ağzından gıdalandıklarını ha­yal eden genç:
“Aman Allah’ım! Ne korkunç!” dedi.

Üstü henüz kapatılmamış olan hücrede yukarıdaki görün­tüleri hayal eden genç, açtığı dördüncü dosyasında şu başlıklara yer verdi:

“Cıvıl cıvıl bir hayat” (0 - 80 yaş arası).

“Böcekler ve kurtçuklar sofrası (sofraya konulduktan he­men sonra).”

“Yer altı dünyasının tek tip hali (iskelet).”

Geçici olan misafir, bulunduğu ölüm çukurundan çı­kar. Bi­raz korku, biraz da derin düşüncelerle sahnedeki asıl yerini aldı. Bir de yukardan baktı çukura. Kafasını sağa-sola çevire­rek:

“Kim bilir ne zaman?” dedi.

* * *


devam edecek
Emanet olarak bıraktığı Kur’ân’ı soğuk mermer üze­rinden alarak, babası dahil tüm ölülerin ısrarla talep et­tikleri Fâtiha Sûresini açtı.

Yer altı sâkinlerinin tüm dikkatleri sarı sayfadaki ya­zıla­rın “ses”e dönüşmesindeydi
. Pür dikkattiler.

Dilsizler bahçesindeki sessizlik, çekilen besmelenin mer­merlerde yaptığı akisle yerini toplu zikir halkalarına çevirdi.

Ne manaya geldiğini bilmeden:

“El-hamdü lillâhi rabbil-âlemîn” diyerek Fâtiha’ya gi­riş yaptı. Alt taraftan olumlu ya da olumsuz hiçbir eleştiri­nin gelmeme­sinin verdiği cesaretle:

“Er-rahmâni’r-rahîm”, dedi.

Alt kat dinleyicilerinde yine “tık” yoktu.

“Okuduğum âyetlerin ne manaya geldiğini herhalde bunlar da benim gibi bilmiyorlar.” dedi ve:

“Mâliki yevmi’d dîn...” diyerek Fâtiha Sûresini ta­mam­ladı.

“Alttan gelen ‘âmiiin’ nidaları ‘yer altı’ sâkinlerinin mem­nuniyetlerini dile getirdi herhalde” diye düşündü.

Aynı soyadı taşıyan mermer sahibine:

- Selâmün aleykûm baba, dedi.

Baba: - Aleykûm selâm evladım!

Genç: - Uzun zamandır ziyaretine gelemedim. Hak­kını helâl et baba. Bilirsin dünya meşgalesi... Çoğu zaman insa­nın kendine dahi vakti olmuyor...

Baba: - Önemli değil evladım!... Dünya hayatının pahalı ve geçici olan boş bir eğlence olduğunu, üzerime toprak atılıp burada yalnız kalınca anladım. İş işten geçti tabi...

Genç: - Şu an nasılsın baba?

Baba: - Eni bir, boyu ve derinliği iki metre olan nemli, karanlık ve havasız bir bekleme salonunda eti ve derisi haşaratlar tarafından iskelet haline dönüştürülmüş, tek­rar diril­meyi bekleyenler safındayım. Anlayacağın çok farklı bir âlem...

Bu, fiziksel ortam... Bir de bunun manevi ortamı var... Onu da başka bir ziyaretinde konuşuruz inşâllah.

Babasının aile fotoğrafındaki resmiyle, ortaokul fen der­sinde sınıfta yakından gördüğü ve elleriyle dokun­duğu in­san iske­letini kafasında karşılaştıran genç:

“Aman Allah’ım!” dedi.


Hafif bir titremeden sonra:

- “Okuduğum Fâtiha”yı nasıl buldun baba? dedi.

Baba: - Fâtiha’yla bana nasıl bir mesaj verdiğini Arapça bilmediğim için anlayamadım, sadece dinledim.

- Sahi niçin okudun?

Genç: - Fâtiha Sûresi ölmüşlerin hayat pınarıdır baba.

Baba: - Nereden biliyorsun?

Genç: - Bütün mezar taşlarında yazıyor... Hatta sizin me­zar taşınızda bile “Ruhuna Fâtiha” yazmıyor mu?

Baba: - Onu oraya ben yazmadım ki?

Genç: - Kabir taşlarına, “Ruhuna Fâtiha” dua talebini kim, ne zaman yazdırıp kültürümüze sokmuş bilmiyorum. Annemin ısrarından ve taşlara dua talebi işlendiğinden dolayı Fâtiha okudum. Sizce ne sakıncası olabilir ki?

Baba: - Yer altından ve bu taraftaki âlemin gelişmeler­den habersiz olduğun için anlaman biraz zor. Ama ister­sen:

- lhfzlfkhlknýuzhfnj kitabını alıp burada okuyabi­lirsin.

Bilgi dağarcığına yabancı kelimelerden oluşan cüm­leyi anlayamayan genç:

- Anlayamadım baba, dedi.

Baba: - Tekrar edeyim oğlum:

lhfzlfkhlkný şimdi anladın mı?

Genç: - Yine anlayamadım baba... Ama istersen hece hece söyle. Belki o zaman anlarım.

Baba: - Oğlum! Harf harf de söylesem yine anlamaz­sın.

Genç: - İsteğiniz kitabı alıp okuyabilmem için, anladı­ğım dilden ko­nuşmanız lâzım. Aksi halde talebine cevap veremem...

Baba: - İşte bak evladım! Karşı tarafın anladığı dilden ko­nuş­mazsan gereken mesajı vermemiş olursun. Bilmem an­latabildim mi?

Zihninde inkılaplar yaşayan genç:

- Ne demek istediğinizi şimdi daha iyi anladım baba, dedi.

Baba: - Güzel... O zaman şimdi hemen kitapçıya git.

Genç: - Hemen gideceğim... Yalnız öğrenmek istedi­ğim bir şey var...

Baba: - Neymiş o?

Genç: - lhfzlfkhlkný’in türkçesi?

Baba: - Kitapçıya git ve mealli bir Kur’ân al. Nasıl ama?

Genç: - İşini çok iyi biliyorsun baba... Hemen gidiyo­rum.

Kabristandaki tek canlı hücre, her biri bir labirenti andıran mer­mer mezarlar arasından minibüs durağına geldi. İlk gelen minibüse bine­rek yaşlı bir amcanın yanına oturdu.

Gencin yüzündeki durgunluk ve mezarlık durağında bin­miş olmasından dolayı:

- Kabir ziyaretinden mi?, dedi yaşlı amca.

Genç: - Evet! amca... Babamı ziyaret ettim.

Yaşlı amca: - Allah rahmet etsin evladım!... Sırası ge­len gidi­yor... Hayat bu... Bugün varsın yarın yok....

Genç: - Haklısınız amca...

Yaşlı amca: - Sesim güzeldir... İstersen bir Fâtiha da ben okuyayım?

Genç: - Sevinirim...

Yaşlı amca Fâtiha Sûresi’ni okuduktan sonra mini­büsteki tüm yolcular:

- Âmiiin, dediler.

Genç: - Ağzına sağlık amca... Gerçekten de çok güzel okudunuz... Ama anlayamadığım bir şey var...

Yaşlı amca: - Sor, söyleyeyim.

Genç: - Fâtiha’yı okurken iyyâke na’bûdü ve iyyâke nestaîn, dediniz. Arapça bilmediğim için anlayama­dım. Sahi ne demek bu iy... ta’in?

Beklemediği bu soru karşısında donakalan yaşlı amca:

- Hay Allah! Nerden çıktı bu soru... Nasıl derim bilmiyorum evladım!. Demezler mi; eşek kadar olmuş, oku­duğu Fâtiha’nın ne manaya geldiğini bilmiyor...

Yıllardır Fâtiha okurum... Hele de bu güzergâhta... Nasıl düşünmedim?... İyisi mi en yakın durakta ineyim de şu sı­kıntıdan kurtulayım.

Amcanın yüzünün renkten renge girmesi Fâtiha der­sine çalışmadığını göstermişti. Küçük bir kağıda, babası­nın şok uyarısını yazıp gizlice amcanın cebine koydu.

Minibüsün durağa yaklaşması yaşlı amcanın sıkıntı­dan kurtulmasına yardımcı olmuştu.

- Müsait bir yerde dur evladım! dedi amca. Daha sonra mahcubiyet kokan bir ses tonuyla:

- Bilmiyorum evladım!, dedi.

Tam inecekken:

Genç: - Cebinize gizlice koyduğum kağıdı okumanızı tav­siye ediyorum, dedi ve minibüs gazladı gitti.

Yıldırım hızıyla cebindeki kağıdı çıkararak, büyük bir me­rakla okumaya başladı.

Karşı tarafın anlamadığı dilden, ya da ne dediğini bilme­den konuşursan, hem gerekli mesajı verememiş olur­sun hem de kendinle çelişirsin.

Az önce ruhuna Fâtiha okuduğu merhuma ait olan bu uyarıyı kü­çük bir çocuktan almış olması, biraz daha mahcup et­mişti amcayı...

“Vay be!.. Bacak kadar çocuktan ders almak ha!” dedi, yaşlı amca.


* * *


devam edecek
Uzun zamandır uğramadığı kitapçılar çarşısında genç bir tezgâhtarı olan kitapçıya giderek:

- Mealli Kur’ân var mı?, dedi.

Tezgâhtar: - Kimin mealini istiyorsun?, deyince:

- Kaç tane Kur’ân var? dedi genç.

Gencin İslâmî piyasaya yabancı olduğunu ve Kur’ân’ın na­sıl bir kitap olduğunu bilmediğini anlayan tezgâhtar, kısa bir açıklamada bulunduktan sonra:

- Ne yapacaksın mealli Kur’ân’ı?, diye sordu.

“Kur’ân’ı Arapçasından okuyarak Al­lah’ın benden nasıl bir kulluk beklediğini öğrenmek için, mealinden okuyup anlamaya çalışacağım.” demesini bekler­ken:

Genç: - Ölen babamın kabrine gidip Fâtiha’yla ba­bama nasıl bir mesaj vereceğimi öğreneceğim dedi.

Daha sonra tekrar uğrayacağı sözünü veren genç, bir saat sonra kabristanda babasının mezarının yanı başında Fâtiha Sûresini açarak mealinden okumaya başladı:

- Elhamdûlillâhi rabbil âlemîn...

Baba: - Yâni?

Genç: - Tüm övgüler, tüm güzel sözler sadece ve sa­dece âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır.

Baba: - Doğru... Peki okuduğun ilk âyetten ne anlı­yorsun? Yâni, niçin tüm güzel sözler Allah’ın? Âlemle­rin Rabbi olmak, ne demek?

Genç: - Okuduğum mealde bunlar yazıyor... Ama is­ter­sen daha geniş bilgi için kitapçıya sorarım... Daha sonra konuşsak?

Evladını daha fazla sıkıştırmak istemeyen baba:

- Kabul... Devam et bakayım...

Babasının bu sözü karşısında rahatlayan genç:

- “O Rahmân ve rahîmdir.

Din Günü’nün mâliki olan Allah’tır.

Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dile­riz.”


Baba: - İşte burada dur, evladım! Son okuduğun âyeti tekrar oku.

Genç: - Yalnız sana ibadet eder...

Baba: - Sence ben namaz kılabilir miyim?

Genç: - Sen ölmüşsün baba... Böyle bir şey sizin için mümkün değil...

Baba: - Sence ben oruç tutabilir miyim?

Genç: - Hayır!..

Baba: - Peki sâlih amel işleyebilir miyim?

Genç: - Yine hayır!..

Baba: - O âyeti bir daha oku evladım!.

Genç: - Yalnız sana ibadet eder...

Baba: - Bir daha oku...

Genç: - Yalnız sana ibadet eder...

Baba: - Madem ibadet etme ve yardımın sadece Al­lah’tan geldiğini bilip, Ondan bir şeyler talep etme im­kânım elimden alınmış, peki neden bana okudun? Sa­kın ola bu âyetlerin muha­tapları diriler olmasın?

Genç: - Bu kadar ince düşünmemiştim baba...

Baba: - Bunu anlamak için âlim olmaya gerek yok evladım!.

Genç: - Devam etsem?..

Baba: - Tabi...

Genç: - Kendilerine (lütfûndan) nimet verdiğin (iyi) kim­selerin yoluna (ilet); gazaba uğramışların ve sapanla­rın değil. (Âmin).

Babasının düşüncelerini paylaşırcasına:

- Sahi, Allah seni nasıl doğru yola iletsin ki? Sen öl­müş­sün. Sanki bir ses bu âyetin muhatabının...

Baba: - Hele şükür!..

Genç: - “Okuduğum Fâtiha”nın sana hiç mi faydası ol­madı baba?

Baba: - Kur’ân’dan âyetler (Fâtiha) okuduğunda se­nin sağ­ındaki defterine sevaplar yazılmıştır. Sen burada değil de, uzayda da okumuş olsan sana faydası vardır.

Sâlih bir evlat yetiştiren babanın, defteri her zaman açıktır evladım!.. Yaptığın her iyiliğin karşılığı, eksilmeksi­zin defte­rime yazılır.

Hatta sen:

- “Allah’ım! Okuduğum Fâtiha’nın sevabını babama yaz­dırma!” desen bile, o benim defterime yazılır.

Güneşin sahneden yavaş yavaş geri çekilmesi zama­nın bir hayli geçtiğini gösteriyordu. Annesini daha fazla beklet­memesi gerektiğini hatırlatan babanın nasihatine kulak veren genç:

- Yine geleceğim baba, diyerek biraz heyecan biraz da ka­ranlığın verdiği ürpertiyle babasını ölüler diyarında yalnız bırakarak, tiyatro sahnesin­deki yerini almak için düşünceli adımlarla ölüler diyarını diriler kentine bağla­yan karayolunu kullanarak eve kadar geldi.

Birazcık geciktiğini hatırlatan annesi:

- Nasıl geçti?

Genç: - Çok güzel... Çok iyi dersler çıkardım anne... En yakın zamanda tekrar gitmeyi düşünüyorum diyerek çalışma oda­sına geçip, “hayatı anlamak” başlıklı günlük yazısı için not defterini açtı...

* * *

HAYATI ANLAMAK



İnsanoğlu doğar, büyür ve ölür. Ama ne hikmetse hiç öl­meyecekmiş gibi yaşar. Hep “bu tarafı” düşünür. “Öteki taraf” hiç aklına gelmez. Benim de aklıma gelmiyordu “ö­teki taraf...”

Hayatın hep cıvıl cıvıl, renkli bir şekilde geçmeyece­ğini ve dünya zevkle­ri­nin sınırlı ve geçici olduğunu “öteki tarafa” göçenlerin yur­dundan ba­kınca anladım... Işığı sönmüş sahneden bakılınca anlaşılıyor... Aksi halde hi­kâye!..

Azrail (a.s.)’ın sadece emekliye ayrılanlara uğramadı­ğını, mezar taşlarındaki ölüm tarihlerinden doğum tarihini çıkarınca öğ­rendim. Ben bunu burada değil orada öğren­dim. Kabris­tandaki her mezar taşı adeta birer “muallim.” Her ölü en içten ve samimi duygularla dirilere hayata bakış açılarının ne olması gerektiğini bir ya da iki cüm­leyle öğütlüyor.

Acaba “diri” iken de böyle mi düşünüyorlardı? Zan­netmiyorum. Zira ölen alkolik komşumuzun taşında:

“Acırım, ölümün kendisinden uzak olduğunu zanne­den­lere" diye yazılmış olması tezimi doğruluyor zaten...

- Madem ölümün insana çok yakın olduğunu biliyor­dun da niçin kendine çeki düzen vermedin?” Öyle ya...

Şerefli biri olarak yaratılan insanoğlunun ikiyüzlü bir karakterle ya­şa­dığını öğrendim... Ben bunu kabristanda öğrendim... Aksi halde öğrenemezdim...


* * *



devam edecek
BABAMA KUR’ÂN OKUDUM

Ancak okuyana ve okuyup yaşayana faydası olan Kur’ân-ı, bin yıllık geleneğin kurbanı olarak toprağın yut­tuğu babama okudum...

Ben okudum, o dinledi... Niçin Fâtiha okuduğumu sordu... Bin yıllık gelenekten bahsetmeye çalıştım. “Be­nim nelere ihtiyacım olduğunu biliyor musun?” dercesine, O hep bana “ne okuduğunu biliyor musun? Bana nasıl mesaj veriyor­sun?” diye sordu...

Apışıp kaldım tabi... Yıllardır düşünemediğime mi, yoksa bana anlatılmadığına mı yanayım?

Minibüsteki dedem yaşındaki amca da bilmiyordu... Be­nim bilemeyişim normal karşılanır mı bilemem... Oku­nan Fâtihala­rın ölüye faydasının olup olmaması, öteki âlemdeki hayatın şekliyle ortaya çıkacaktı...

İkinci ziyaretimde sormayı düşünüyorum.

1 AY SONRA

Azrail (a.s.) gelir, ruhu bedenden çekerek, bedeni çü­rü­meye terk eder. Azrail (a.s.)’in gelişini ve gidişini sadece rande­vulaştığı kişi görür. Binlerce kişi arasında sadece vakti dolan görür ve yakîni olarak hisseder...

Daha sonra bu serüven, morg ve yıkama odasıyla devam eder, tabut ve açı­lan mezara defin ile de son bu­lur. Bu işin görünen kısmı... Ama asıl olan şey kabirdeki hayat... Oradaki hayatın nasıl işledi­ğini yine ölenler bilir kuşkusuz... Dirilerin bilmesi - kitapta yazılanlar dışında - im­kânsız...

Önce kitapçıya gidip öteki âlem ile ilgili bilgileri öğ­renerek, ba­ba­sıyla diyaloga geçmek için evden çıktı...

Yarım saat sonra kitapçıya varan genç, tezgâhtara:

- Azrail (a.s.)ın gelişi ve gidişi hakkında bilgilenmek istiyorum, dedi. Nasihat için iyi bir fırsat olduğunu düşü­nen tez­gâhtar, hazır bilgilerini kullanmak yerine, Kur’ân ve hadis kitapla­rına müracaat ederek kalbinin mutmain ol­masını sağladı...

Rengarenk ciltli kitaplar arasında Kur’ân-ı Kerim’i çı­karıp fih­ris­tin yardımıyla En’âm Sûresi’nin 61 ve 62. âyetle­rini açarak oku­maya başladı:

“O, kulları üzerinde mutlak galiptir. Size (bütün amelleri­nizi yazıp gözetmeye) bekçi (melek) ler gönderir. Nihâyet birinize ölüm gelince, elçilerimiz (vazifelerinde) ku­sur etmeksizin onun canını alırlar.

Sonra onlar gerçek Rableri olan Allah’a götürülürler. Haberiniz olsun ki hüküm ancak Onundur ve O, hesap görenlerin en çabuğudur.

Dinlediği âyetlerden yanlış hükümler çıkarmaktan ya da eksik anlayacağından korkan genç:

- Biraz açıklayabilir misin?, diye sordu.

Gencin bu sıcak ve samimiyet kokan sorusuna onun anlaya­cağı bir dille cevaplamaya başladı... Genç pür dik­kat dinliyordu...

“O, kulları üzerinde mutlak galiptir...

Yâni yarattığı tüm canlı ve cansızların yaşaması, bes­lenmesi, büyümesi ve ölümü hep Allah’ın kontro­lünde cereyan eder...

Ondan izinsiz hiçbir dişi gebe kalmaz. Yine Ondan izin­siz bir yaprak dahi düşmez...

Soruyorum sana:

- Bu asırda dünyaya gelmene kim karar verdi?

Genç: - Allah..

Tezgâhtar: - Gözüne görme, kulağına işitme yetene­ğini kim verdi?

Genç: - Allah...

Tezgâhtar: - Uykun geldiğinde gücünü kim alı­yor?

Genç: - Allah...

Tezgâhtar: - İnsanların ölümüne kim karar veriyor?

Genç: - Allah...

Tezgâhtar: İşte gördüğün gibi yaratılan tüm varlıkla­rın gerçek hâkimi Allah-u Teâlâ...

Hem de her şeyin en ufak hücresine kadar hâkim...

İşte, O her şeye hâkim olan Allah-u Teâlâ kulla­rının yaşayışlarını -24 saatini artısı ve eksisiyle- sağ ve sol taraf­larında görevlendirmiş olduğu melekler vasıtasıyla notlu-yor...

Görevinde kusur yapmayan muhasebeci gibi... En ince ayrıntısına kadar notluyor... Yaptığın hiçbir amel onların gözünden kaçmıyor...

Genç: - Ne yâni, şu an sağ ve sol tarafımda iki tane melek mi var?

Tezgâhtar: - Evet!.. Bunu ben demiyorum... Kabris­tanda okuduğun Kur’ân diyor bunu... Yâni Allah diyor...

- Yarın yaptıkların hesap gününde bir film şeridi gibi gözlerinin önüne serilir... En ince ayrıntısına kadar...

Genç: - Sağ ve soldaki meleklerin farkına varmanın ne gibi bir faydası olur?

Tezgâhtar: - Yurt dışından çok sevdiğin iki tane öğret­me­nini gezdirdiğini düşün. Nereleri gezdirirsin?

Genç: - Tarihi mekanları ve onların sevdikleri yerleri gez­diri­rim.

Tezgâhtar: - Mahallendeki kötü arkadaşlarınla tanıştır­mak ister misin?

Genç: - Elbetteki hayır!

Tezgâhtar: - Bilmem anlatabildim mi?

Genç: - Zannedersem anladım. Devam edelim.

Tezgâhtar: - İnsanları yoktan var eden Allah-u Teâlâ, in­sanların, ne zaman, nerede ve ne şekilde öleceğini de bi­lir.

“Allah’ın izni olmadan hiçbir kişi ölmez. Ölüm, za­manı Al­lah’ın ilminde kararlaştırılmış bir yazıdır.” (Âl-i İmrân,145)

Genç: - Hiç kimse ölmek istemez. Hele de hiçbir so­runu olmayan mevki makam sahipleri...

Tezgâhtar: - Sinek bile ölmek istemez... Ölmemek için ka­çar... Ama ecel geldiğinde muhatabı gitmiş olur.

Genç: - Azrail (a.s.)in uğramasından bahsetseniz?

Tezgâhtar: - Tabii... Yine Kur’ân’a müracaat edelim.

Genç: - Bu tür bilgiler sadece Kur’ân’da mı var?

Tezgâhtar: - Elbetteki hayır... Hadis kitaplarına da baka­cağız...

Elindeki Kur’ân’ın 579. sayfasını açıp Kıyamet Sû­re­si’­nin 26-30. âyetlerini okumaya başladı:

ÖLÜM MELEĞİNİN GELİŞİ

“Dikkat edin! Can boğaza gelip köprücük kemiklerine da­yandığı zaman, çare bulan yok mudur? denir. Artık ayrılık vaktinin geldiğini sanır. Bacaklar birbirine dolaşır. O gün sevk Rabbinin huzurunadır.

İşittiği âyetleri babasının cesedi üzerinde canlandıran genç:

- Aman Allah’ım!, dedi.


(devam edecek)
Ölüm meleği, babamın hiçte beklemediği bir anda gelip:

- Haydi gidiyoruz, diyor.

Babam: - Seni ilk kez görüyorum. Sen kimsin?

Ölüm meleği: - Ruhunu bedeninden söküp almak için gö­revlendirilmiş bir meleğim.

Babam: - Bana sonra uğrasan...

Ölüm meleği: - Neden?

Babam: - Şu anda hazır değilim!..

Ölüm meleği: - Neye hazır değilsin?

Babam: - Kabirde ve öteki âlemde başıma gelecek­lere.

Ölüm meleği: - Sana yeterince vakit verilmedi mi?

Babam: - İnan ki bu yaşta öleceğim hiç aklıma gel­medi.

Ölüm meleği: - Neden?

Babam: - Çünkü yaşım genç ve hiçbir sağlık soru­num da yoktu...

Ölüm meleği: - Kabristana uğramadığın nasılda sırıtı­yor.

Babam: - Bana bir ya da iki ay süre tanısan?

Ölüm meleği: - Bu kadar kısa sürede ne yapabilirsin ki?

Babam: - Borçlarımı ödemeye çalışır, kalplerini kır­dıkla­rından helâllik diler ve vasiyetimi yazarım...

Ölüm meleği: - Yeterince vaktin vardı... Neden dü­şün­me­din?

Babam: - İnsan, hiç ölmeyeceğini zannediyor...

Hep başkaları ölecek, hep sen taziyeye giderek baş­sağlığı dile­yeceksin, hep başkalarının dükkanının ca­mında:

“Cenaze dolayısıyla kapalıyız yazacak...”

Nereden bilecektim ruhumun kapısının tıklanma vakti­nin geleceğini... hem de bu yaşta...

Ölüm meleği: - Bir sene önce geleceğimden haberin ol­saydı ne yapardın?

Babam: - Son yılımı çok iyi değerlendirirdim...

Ölüm meleği “Hiç zannetmiyorum!..” deyip, baba­mın ru­hunu alarak geldiği yere geri götürecek... Ve bu kısa diyaloğu yaşa­yacak vakit bile bulamadan, suyun buhar­laştığı gibi cesedi bırakıp gidecek...

Ve öyle oldu... Aman Allah’ım! Ne kadar da ürkü­tücü!.. O gelecek ve sen gitmiş olacaksın...

Bu kısacık zaman zarfında böyle düşündü genç...

Tezgâhtar: - Daldın...

Genç: - Evet... Bir an babamla ölüm meleğini ko­nuş­turdum...

Tezgâhtar: - Devam ediyoruz...

Ölüm meleği geldiğinde hiçbir profesörün, doktorun, hü­kümdarın, şöhret sahibi birisinin, müdahalesi para etmez. Tüm ça­balar boşu­nadır. Kafesin açılmasıyla kuş uçmuştur ar­tık... Hiçbir tecrübe para etmez. Hiçbir irade müdahale edemez. Çünkü kulları üzerinde tek mutlak hâkim Allah’­tır.

Genç: - Ruhun bedenden ayrıldıktan sonraki yol­cu­lu­ğundan bahsetsen?

Tezgâhtar: - İşte, şimdi hadis kitabına ihtiyaç var.

Masaya yakın olan raftaki hadis kitabını. Fihristin yardımıyla ilgili konuyu bularak okumaya başladı:

BEDENDEN AYRILAN İYİ RUHUN SERÜVENİ

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

Mümin kul dünyadan kesilip ahirete dönme duru­muna gelince, gökten ona beyaz yüzlü melekler iner. Sanki onların yüzü güneş gibidir. Onların beraberlerinde cennet kefenle­rinden bir kefen ve cennet kokularından bir koku vardır.

Nihâyet ona gözüyle görebilebileceği bir mesafede otururlar. Ölüm meleği de onun başucuna oturarak:

- Ey temiz ve hoş ruh! Allah’ın mağfiret ve rızasına çık der. Resûlullah (s.a.v.) devamla:

- O da çıkar ve su kabının ağzından damlanın sızdığı gibi (ruh) akar, kolayca çıkar. Melekler de onu alarak, ko­layca çıkar. Melekler de onu alarak yedinci göğe ulaştırır­lar. Allah (c.c.):

Kulumun yazısını iliyyin içerisine yazınız ve onu yer­yü­zünde vücuduna geri iade ediniz buyurur.(1)

İşittiği hadisten sonra tekrar babasıyla Ölüm meleğini ko­nuşturdu.

Babam: - Aman Allah’ım! Bu ne güzellik. Rüya da mıyım ben!. Sen! Sen! Kimsin?

Ölüm meleği: - Kötülerin korkulu rüyası (cehennem ha­bercisi), iyilerin müjdecisi (cennet habercisi)yim.

Babam: - Beni Rabbime götürmeye mi geldin?

Ölüm meleği: - Evet!..

Babam: - Ya, Rabbim benden razı değilse?

Ölüm meleği: Razı olmasaydı beni böylesine güzel göre­mezdin... Korkudan dudağın uçuklardı...

Babam: - Eşimden, çocuklarımdan ve çevremden ay­rıl­mak...

Ölüm meleği: - Rabbinin rızasının yanında onların ne kıymeti var... Zaten onlar da, o sahneden ayrılacak­lar...

Ve babam, hiç acı çekmeden, tereyağından kıl çekil­diği gibi ruhu bedeninden çekilip gökyüzüne çıktı...


“Dünya daki rolünü güzel oynayanların mutlu sonu.”
diye düşündü...

Acaba babam böyle mi karşılandı?

Acabanın cevabını almak için tezgâhtara:

- Pekâlâ! Müslümanca yaşamayan insana nasıl gözü­kür ölüm melekleri?

Tezgâhtar: - Bu soruyu sormanı bekliyordum. Çünkü in­sanlar iki farklı şekilde karşılanırlar. Sevilen konuk ka­pıda karşıla­nır. Sevilmeyen ise tekme tokat içeri alınır. (Polislerin suçlu zanlıla­rını tekme tokat otolarına aldığı gibi)...

GÜNAHA BATMIŞ RUHUN BEDEN AYRILMASI

Resulullah (s.a.v.) buyurdu:

“Kâfir kul ise, dünya dan kesilip ahirete yönelme za­ma­nı geldiğinde ona kara yüzlü melekler iner. Onla­rın bera­berinde demir kürekler bulunur. Onun gözlerinin önüne otu­rurlar. Sonra ölüm meleği gelir, ta onun başu­cuna oturur ve:

‘Ey pis can! Allah’ın azap ve gazabına çık’, der. Vü­cudu yayılır ve onun ruhunu şişlerin, ıslak yünden çekip çıkarıldığı gibi çıkarır alır. Ondan dünya da bulunabilecek en kötü, leş kokusu gibi bir koku çıkar. Melekler onu gök­yüzüne yükseltirler. Hiçbir melek topluluğuna uğratılmaz­lar ki onlar:

‘Bu ne pis koku!’ dememiş olsunlar. Melekler de dün­ya da çağırıldığı en çirkin ismiyle:

‘Bu filan oğlu filan’, derler. Nihâyet onu dünya sema­sına ulaştırırlar. Kapısının açılmasını isterler de kapı ona açılmaz.”

“Acaba babam nasıl karşılandı?” diye düşündü...

Kendisine küçükken babasını kaybetmiş olması onun ya­şantısı hakkında hiçbir ipucu vermiyordu ona.

Babam ya Allah’ın razı olmadığı kullarından ise? İşte o zaman “Eyvah!” dedi ve tekrar babasıyla ölüm meleğini ko­nuşturdu oracıkta.

Babam: - Aman Allah’ım! Bu ne korkunç surat. Sen in misin, cin mi? Yoksa rüya da mıyım?

Ölüm meleği: - Ben ne inim, ne de cin!..

Babam: - Kimsin o zaman?

Ölüm meleği: - Seni ruhunu bedeninden bağırta ba­ğırta söküp, cehenneme sevk edileceklerin bir araya top­landığı ruhlar gurubuna dahil etmek için Allah tarafından gönderil­miş bir mele­ğim.

Babam: - Ama benim bildiğim melekler yaratılış ola­rak nur gibidirler.

Ölüm meleği: - Biz nurdan yaratılmışız. Ve çok güze­liz.

Babam: - İyi güzel de bana hiçte öyle gözükmüyor-sunuz?

Ölüm meleği: - İnsanın ameli güzel ise kendisine gü­zel; ameli çirkin ise kendisine çirkin gözükürüz. Yâni gü­zelliği­mizde hiçbir değişiklik olmaz.

Şu an bizi çirkin olarak görmen, amelinin nedenli çir­kin ol­duğunu gösteriyor...

Babam: - Desene eyvah!?

Ölüm meleği: - Evet... Senin adına eyvah!..

Babam: - Peki son bir fırsat var mı?

Ölüm meleği: Fırsat verildi diyelim... Ne yapacaksın?

Babam: - Amellerimi düzeltmeye çalışacağım...

Ölüm meleği: - Daha önce nerdeydin?

Babam: - Sizinle muhatap olacağım hiç aklıma gelme­mişti...

Ölüm meleği: - Muhatap olduğumuz herkes böyle dü­şü­nü­yor... Hiç gazete de mi okumuyorsun? Hergün canlar alıyoruz... Şehrin göbeğinde, camide, sokakta, dağda, köyde...

Babam: - İnsanın başına gelmeyince ders almı­yor.

Ölüm meleği: - Şu an hangi güç seni bizden kurta­rır?

Babam: - Hiç kimse.

Ölüm meleği: - Başına neler geleceğini biliyor muy­dun?

Babam: - Hayra alâmet olmadığı kesin...

Ölüm meleği: - Niçin bir bilene sormadın, ya da araştır­madın?

Babam: - Dünya meşgalesi... Kadın, evlat ve dünya meş­galesi üçgeninden dışarı çıkıp ta düşünemedim...

Ölüm meleği: - Dünyada kalma süren çok sınırlı... Ölüm­den sonraki hayat ise ebedi... Nasıl olurda ölümden sonra başa gele­cekleri düşünmezsin?

Babam: - Dünya, gözle görülür bir şekilde önünde duruyor. Öteki âlem ise gayb...

Ölüm meleği: - Ama o gayb dediğin şey yaşadığın süre içinde... Ama ölüm gerçeği o gayb perdesini kaldırı­yor...

Zaten öteki âlemdeki hayat şek­li, Kur’ân’da yazı­yordu... Hiç zahmet edip de bakmadın mı?

Babam: - Hiç ciddiye almamıştım...

Ölüm meleği: - Kendin ettin, kendin bul! Haydi gidi­yo­ruz!..

Babam: - Nereye?

Ölüm meleği: - Allah’ın azabını tatmana...

Babam: - Doğru adrese geldiğinizden emin misiniz?

Ölüm meleği: - Adın gibi...

“Korkunç bir diyalog”, diye düşündü. Eğer babam hoş kar­şılanmamışsa, onun adına eyvah!.. En kısa za­manda gidip ba­bama sora­cağım

(devam edecek)
Son cümleyi biraz sesli düşününce tezgâhtar:
- Neyi soracaksın?
Düşüncelerinin okunduğunu zanneden genç:
- Babamı karşılayan ölüm meleğini...
Kitapçı: - Öğrendiğin bilgileri test etmeyi mi düşünüyorsun?
Genç: - Hayır!.. Sadece babamın Allah katındaki değerini öğrenmek istiyorum...
Kitapçı: - Babanın Allah katındaki değerini öğrenmenin sana ne faydası olacak?
Genç: - Eğer günahkâr olarak göçmüşse onun için dua eder, sadaka verir ve Kur’ân okurum.
Gencin istek ve hevesini kırmamak için çok “güzel düşünmüşsün” diyerek moral verdi...
Görüşmek için en kısa zamanda tekrar geleceğini hatırlatarak, teşekkür edip kitapçıdan ayrıldı.

Kitapçılar çarşısının tam karşısındaki camiden salânın verilmesi, bir cenaze olduğunu haber veriyordu. İkindiyi müteakip...
Ölüm hadisesini ensesinde hissetmek isteyen genç kalabalığı yararak en ön safa geçti. En ön saftakilerin hıçkırıklı ağlamaları, ölenin birinci derecede yakını olduklarını düşündürttü.
“Önümde bir ceset var. Ve ben o şahsı tanımıyorum. Onun yaşaması ve ölmesi beni o kadar da ilgilendirmiyor. O yüzden de ağlama ihtiyacı hissetmiyorum. Bu insanlar ağlıyorlar. Ama niçin?
Acaba ölüm meleğinin, cesede çirkin gözükecek ameller işlediğini bildikleri için mi ağlıyorlar?
Öyle ya! Ruhu bedenden bağırtarak çıkarıp Allah’ın azabına götürmeleri gerçekten de korkunç. İnsan, ölü için daha doğrusu ölünün başına geleceklerini bildiği için ona üzülür ve ağlar.
Ya merhum iyi ameller işlemişse?..
O zaman insanlar niçin ağlarlar? Melekler kendisine çok güzel gözükecekler. Ruhu bedenden acı çekmeden çıkarak, Rabbinin rızasını kazanıp cennete girecekler safına geçecektir. Buraya kadar her şey güzel.
Buna rağmen niçin ağlıyorlar? İki ihtimal var:
1- Merhumun muallak ameller işlemiş olduğunu bildikleri için.
2- Öteki tarafın o kadar da önemli olmadığını düşündükleri veya öteyi hiç düşünmedikleri için; ya da mer*humun kendilerini yalnız bıraktığından dolayı.
“Ağlanacaksa ilk olarak düşündüğü için ağlanmalı...” diye, söylendi kendi kendine.


devam edecek
Daha sonra imam efendi safları düzeltip alışılmışın dışında kısa bir vaaz verdi:
- Merhuma Yüce Allah’tan rahmet, geride kalanlara da başsağlığı diliyorum.
Siyah gözlüklülerin tamamı “sağ ol” dercesine “Âmin!” dediler... Hoca efendi sağ eliyle tabutu göstererek:
- Rahmetli bir gün öncesinde hangi arabaya binmişti?
Merhumun silah arkadaşları:
- Alman malı Mercedes...
Hoca efendi: - Şimdi hangi arabaya bindi?
- Tekerleği insanlar olan Türk malı tahta ata... Hoca efendi devamla:
- Rahmetli nasıl giyinirdi?
- Modayı yakından takip eder, en lüks mağazalardan giyinirdi...
- Peki şimdi?

Sokak arasındaki dükkanda satılan 8-10 metrelik bir bezle, dürüm oldu...
Neredeen nereye... Arkadaşınızın aklına gelir miydi hiç, musalla taşına iki seksen uzanacağı?
Bir gün sizi de buraya yatıracaklar... Çalışıp biriktirdiklerinizi mirasçılarınız paylaşacaklar... Siz biriktireceksiniz onlar paylaşacaklar...


Hoca efendi devamla:
- Mal biriktirmeye değermiymiş? Ey cemaat!
Cemaatin tamamı: - Değmezmiş, hoca efendi!
Hoca efendi: - Neden değmez?.. Çünkü dünya malının tamamı dünya da kalır... Kirli çorabına kadar... Dünya malından hiçbir şey öteki tarafa taşınmıyor.
Hoca efendi sorgulamaya devam eder:
- Tabuta merhum dışında bir şey koyduk mu, ey cemaat!?
Cemaat: - Hayır!.. Hoca efendi!
Hoca efendi: - Merhumun yanında iki şey daha var. Sevapları ve günahları. Bunları düşünmüş müydünüz?
Cemaat: - Düşünmemiştik, hoca efendi!
Hoca efendi: - Günahları affolunmamışsa, merhumun başına nelerin geleceğini biliyor musunuz?
Cemaat: ?
Hoca efendi: - Ben biliyorum. Cehennem!
Bu arada sahnedeki sanatçıdan, kağıda yazıp şarkı ister gibi içinde soru bulunan iki kağıt parçası hoca efendiye uzatılır...
Kağıtların birinde:
“Hocam sizi daha ne kadar dinleyeceğiz?”. Diğerinde ise, “Ölüm gerçeği hiç aklımıza gelmiyor... Hep başkaları ölecekmiş gibimize geliyor... Ölümü unutmamak için ne yapmamızı tavsiye edersiniz?”
Elbetteki hoca efendi ikinci kağıdı dikkate alır... Sorulan soruyu cemaate okuyan hoca efendi:
“Sadece yaşlıların değil, doğan her insanın bir ayağı çukurdadır... Yâni doğan her insan ölüm için yeterince olgundur...
Madem bu hayatın sonunda ölüm var ve her an Ölüm meleğine muhatap olabiliriz. İşte o zaman, zaman geçirmeden ‘niçin varız ve Allah (c.c.) bizden nasıl bir yaşam istiyor?’ sorusuna cevap bulmalıyız... Aksi halde gecikmiş oluruz...
Peki ölüm gerçeğini nasıl gündemimize alacağız? Sık sık kabir ziyaretleri yaparak, cenaze namazlarına katılarak, hastanelere gidip yoğun bakımdaki hastaları görerek, gece yatarken yorganımızı kefen olarak algılayarak, ya da kendi kefenimizi alıp gözle görülecek bir yere koyarak...
İsterseniz parmağınıza ip bile bağlayabilirsiniz... Önemli olan ölüm gerçeğini gündemimize alarak öteki tarafa hazırlık yapmak... Yoksa istediğin kadar ölümü düşün... Ya da mezarlık bekçisi ol...”


devam edecek
Kendisini minberde hisseden hoca efendi:
- Peki ölüm ötesi için hazırlık nasıl yapılır?
Kendi sorusunu kendisi cevaplıyor:
- Kanaatimce şu sorulara cevap bulan herkes ölüm sonrası için hazırlık yapmış sayılır:
“Allah (c.c.) insanları niçin yarattı?,
Allah’ın (c.c.) dediklerini yapanlar ne ile ödüllendir*lir ve verilecek ödülün kıymeti nedir?,
Allah’ın (c.c.) dediklerini yapmayanlar neyle cezalandırılır?,
İnsanlar neyle ve nasıl imtihan olurlar?,
Dünyaya ve içindekilere bakış açımız nasıl olmalıdır?”

Cemaattekilerin sık sık saatlerine bakması hoca efendinin gözünden kaçmadı...
Konuşmasını toparlayan hoca efendi:
- Merhumu nasıl bilirdiniz?
Cemaat: - Çok iyi bilirdik.
- Merhum namaz kılar mıydı?
Cemaat: - Alnı hiç secde görmemişti.
- Merhum Kur’ân okur muydu?
Cemaat: - Kur’ân okumasını bilmezdi rahmetli.
- Merhum İslâmın neresindeydi?
Cemaat: - Çok bu tarafında.
- Allah günahlarını bağışlasın.
Cemaat: - Amiiin!!!
- Hakkınızı helâl ediyor musunuz?
Cemaat: - Helâl ediyoruz!
Hoca efendi: - Şahit ol ya Rab!
Hoca efendinin konuşması biter bitmez genç, tabutun altına girerek ölü ile burun buruna gelmek ister... Tabut altındaki genç:
- Nolaydı da tabutun üstü açık olaydı! Böylelikle ölümün soğuk yüzünü gözlerimizle görürdük... Üstü kapalı olduktan sonra, ha kum taşımışsın ha çimento...
Tabut cenaze arabasına bırakıldıktan sonra:
“İstemez misin daha önce girdiğim kabre konsun?” diye düşündü...
Belediyeden kiralanan otobüse binip, son model arabaların katıldığı cenaze kervanına katılarak kabristana varıncaya kadar ki süre içinde, ölü yakınlarının psikolojisini ölçmek için onlarla diyaloğa geçerek:
- Başınız sağ olsun... Yakınınız mıydı?
- Köylümdü, dedi merhumun yakını...
Genç: - Ölüm sebebi neydi?
Merhumun yakını: - Çek senet kavgası.
Genç: - Tefecilik mefecilik mi?
Merhumun yakını: - Maalesef.
Genç: - Desene, su testisi...
Merhumun yakını: - Su yolunda kırılır... Ve kırıldı...
Genç: - Kara yüzlü melekler ve mızraklar...
Bağıra bağıra bedenden ayrılmak... Ateşler bahçesine konuk olmak...
Merhumun yakını: - Anlayamıyorum... Neden bahsediyorsun?

Genç: - Yok bir şey... Bir an sesli düşünmüşüm...
Takım elbiseli, siyah gözlüklüleriyle, bugüne kadar başlarını örtmedikleri bayanların; siyah renkli bez parçalarıyla lutfen örtünmeleri, merhumun hangi çevreden göç ettiğini gösteriyordu.
“Temiz” yaşarsan nur gibi melekler, “kirli” yaşarsan kara yüzlü melekler...
Yaşantın beyazsa kurtuldun... Siyahsa ayvayı yedin... hem de yıkamadan, kurtlu kurtlu. “Nasıl yaşarsan öyle karşılanırsın...” diye düşündü, kalabalıklar arasında...
Yarım saat sonra kabristana varan ölü ve yakınları ölüler diyarını hareketlendirdi...
“Ölümü ensemde hissetmek için ölüyle yakın temas haline geçmem gerek...” diye düşünen genç, alelacele kazılmış çukurun içine girerek et yığınını kurtçuklar sofrasına kor...
Dünyayla bağlantısı kesilsin diye tahtalar arasına gizlerler merhumu...
Bir an önce kurtulalım ya da kokmasın diye toprak atma yarışı başlar... Hani toprağı bol olsun derler ya...
“Ölümü tefekkür atmosferine gelebilmem için toprak atmam lazım”, diyerek başlar kürekle toprak atmaya...
“Aman Allah’ım! İnsan ekiyoruz... Hiçbir zaman meyve vermeyen insan... hem de hiç tanımadığım bir vatandaşı toprağa boğuyorum... Üstünü berbat ediyorum ve o gıkını çıkaramıyor...” diye düşünürken, topraklar arasındaki kurtçukları görür...

devam edecek...
KURTÇUKLAR SOFRASINDA BİR ÖLÜ

Bu kez hayal dünyasında, kabre konan merhum ile haşaratlar arasındaki muhtemel diyaloğa yer verir...
Haşarat 1: - Soframıza hoş geldin!
Merhum: - Pekte hoş geldiğim söylenemez!
Haşarat 2: - Senin etini kemiğinden ayıracağız... Bunu biliyor muydun?
Merhum: - ?
Haşarat 3: - Bizim soframız dışındaki hiçbir sofraya, dua ve göz yaşlarıyla yemek konulmaz...
Haşarat 4: - Seni, siyah gözlük arkasına gizlediğin gözlerinden başlayacağım yemeye...
Haşarat 5: - Kulaklarını sağır edeceğim.
Haşarat 6: - Ağzından girip ayaklarından çıkacağım...
Merhum: - ??
Haşarat 7: - Bizim için en az altı aylık gıda stokusun. Bunu da biliyor muydun?
Merhum: - ???
Haşarat 8: - Parfüm kokan bedenin; leş kokacak.
Haşarat 9: - Fiziğini bozacağım...
Haşarat 10: - Beyaz kefenini kırmızıya boyayacağım.
Haşarat 1: - Seni soframızdan kim kurtarır?
Merhum: - ????
Haşarat 2: - Seni soframıza rızık olarak gönderen Rabbimize hamdolsun...
- Aman Allah’ım!.. Ne korkunç!.. diyerek kabre toprak atanları izlemeye koyuldu.
Siyah gözlüklü, mafya tipli insanlar, üzerlerine toz gelmemesi için, küreği kendilerinden uzak tutarak arkadaşlarına “vefa” örneği gösterdiler.
Hoca efendinin kısa bir vaazından sonra arkalarından atlılar geliyormuşçasına alelacele Fâtiha okuyarak merhumu terk ettiler...
Yeni bir insan fidanı dikilen bahçedeki tek “diri” olan genç, soluğu babasının yanı başında aldı...
- Selâmün aleyküm baba!
Baba: - Aleyküm selâm evladım!.. Günlerin nasıl geçti? Günlüğüne başlayabildin mi?
Genç: - Günlük tutmaya başladım baba... Buraya gelmeden önce bir kitapçıya uğradım ve ona ilginç sorular sordum... Verdiği cevap enteresandı... Aldığım cevabın doğruluğunu, önceden tecrübe edenler bilir ancak.
Baba: - Kimmiş bu tecrübeliler?
Genç: - Ölen herkes, baba...
Baba: - Sorunun cevabını benden öğrenebilirsin evladım!..
Genç: - Kara yüzlü ve eli mızraklı canlılar sana neyi hatırlatıyor baba?
Babası: Ne tür canlılar bunlar?
Babasının bu sorunun cevabını bilememesi, genci oldukça rahatlattı... Emin olabilmek için:
- İnsan ve hayvan dışındaki bir varlık...
Baba: - Bilemiyorum evladım!.
Genç: - Ölüm meleği seni nasıl karşıladı? Ya da kendisini nasıl gördün?
Baba: - Annene söyleme! Annenden kat kat güzeldi yavrum!.. Nurdandı...
“Kitapçı doğru söylüyor anlaşılan” diye düşündü...


devam edecek
- Bedeninden ayrılman zor olmadı mı baba?
Baba: - Tereyağı - kıl misali...
Genç: - Yâni “temiz” mi yaşadınız?
Baba: - Benzetmene hayranım evladım!?
Genç: - Eğer “kara” yaşasaydınız sorduğum soruyu bilirdin baba...
Baba: - İşte o zaman ayvayı yemiştik desene?
Genç: - O tarihte öleceğinizi hiç düşünmüş müydünüz?
Baba: - Ben her zaman hazır olmaya çalıştım evladım!...
Genç: - Peki zor olmadı mı baba?
Baba: - Ne gibi?
Genç: - Sürekli ölümü düşünmek, ya da günün şu saati “acaba ne zaman gelecek ve beni götürecek?” diye düşünmek...
Baba: - Ölümü düşünmek ya da gündemde tutmak nefsi frenler evladım!..
Genç: - Ölümü gündemde tutmak hayattan zevk alamamaya sebeb olmaz mı?
Baba: - Kesinlikle hayır! Ölümü düşünmek ahiret endeksli bir hayat sürmeni sağlar ve dünya sevgisini asgariye indirir.
Genç: - Dünyayı sevmek suç mu baba?
Baba: - Limiti aşarsan, evet!..
Genç: - Ölümünden bir ya da iki gün öncesini hatırlıyor musun baba?
Baba: - Dün gibi...
Genç: - Biraz anlatsana baba...
Baba: - Ölümün yakınlaşmasıyla insan psikolojisi bambaşka oluyor. Daha çok duygusallaşıyor. Sanki gizli bir vahiy geliyor. Yâni:
“Hazırlan... Yolculuk yakın...”
Alacak ve verecekler akla gelir... Yarın başıma bela olmaması için kalplerini kırdıklarımdan helâllik diledim. Günü belli olan yolcu gibi...
Vasiyetimi yazdım ve bekledim.
Genç: - Neyi?
Baba: - Ruhumu kanserli bedenimden söküp, alacak ölüm meleğini...
Genç: - Vasiyet yazdığınızı söylediniz... Nereden icab etti vasiyet yazmak?
Baba: - Öldükten sonra sizlere tavsiyelerde bulunamazdım. Artı sen küçüktün... Ama şimdi sen eve gidip vasiyetimi annenden alıp okuduğunda sanki seninle konuşuyormuş gibi olurum.
Genç: - Çok akıllısın baba...
Baba: - ?.
Genç: - Eve gider gitmez vasiyetinizi okuyacağım...
Baba: - İstersen sen de vasiyet yaz...
Genç: - Olmayan çocuklarıma mı?
Baba: - Vasiyeti sadece babalar yazmaz ki. Zaten vasiyet sadece çocuklar için de yazılmaz...
Genç: - Bunu düşünmemiştim...
Babasıyla konuşacağı diğer konuları bir başka ziyaretine saklayan genç, gitmesi gerektiğini hatırlatarak:
- En kısa zamanda tekrar geleceğim baba, diyerek mezarının yanından ayrıldı.
Kabristanın yola bakan yamacında “ipten yaprakları” olan ağacın yanındaki mezarın başında, Kur’ân okuyan genç dikkatini çekti...
Gencin dikkatini dağıtmamak için, okuduğu Kur’ân’ı bitirmesini bekledi.
devamını bekliyoruz adminim ?
Kur’ân okumasını bitirdikten sonra, ayaktaki gencimize:
- Selâmün aleyküm, dedi.
Genç: - Aleyküm selâm... Allah kabul etsin ve merhumun günahlarını affetsin. Ölen yakının mı?
Mezarlıktaki genç: - Hayır!.. Büyük bir zat!
Genç: - Çok mu büyük?
Mezarlıktaki genç: - Evet!..
Genç: - Kur’ân-ı okurken dinledim. Sesinizin mâşallahı vardı...
Mezarlıktaki genç: - Evet!.. Sesim güzeldir...
Genç: - Hangi sûreyi okudunuz?
Mezarlıktaki genç: - Yasin-i şerif...
Genç: - Yasin Sûresi’nin diğer sûrelerden bir farklılığı var mı?
Mezarlıktaki genç: - Bir gelenektir gidiyor...
Genç: - Yasin Sûresi’nin türkçesini okudun mu?
Mezarlıktaki genç: - Hayır!.. Eve gidince okuyacağım inşâllah...
Daha sonra poşetinden iplik çıkarıp, ağacın dalına bağlayan gence:
- Hayrola, ne yapıyorsun? diye sordu...
Mezarlıktaki genç: - Tuttuğum dileğin kabulü için...
Genç: - Tuttuğun dileğin ipliğin rengi, uzunluğu ve yün oranı ile bir bağlantısı var mı?
Mezarlıktaki genç: - Anlayamadım!
Genç: - Yâni dileğinin kabulüne ipliğin kalitesinin bir etkisi var mı?
Mezarlıktaki genç: - Elbetteki yok... İstediğin ipliği bağla...
Genç: - İplik yerine lastik ya da tel bağlansa?..
Mezarlıktaki genç: - İşte buna “eski köye yeni adet...” derler.
Genç: - Eğer bir sakıncası yoksa tutuğun dileği öğrenebilir miyim?
Mezarlıktaki genç: - Hiçbir sakıncası yok... Hatta sen bile dileğimin kabulü için dua edebilirsin.
Muhatabın iyi bir derse ihtiyacı olduğunu düşünüyordu gencimiz...
- Hasta olan annemin iyileşmesi için şifa, dilemiştim...
Genç: - Kimden şifa?
Mezarlıktaki genç: - Elbetteki Allah’tan!..
Genç: - Allah (c.c.), yapılan duaları kabûl eder değil mi?
Mezarlıktaki genç: - Elbette ki!
Genç: - Acaba, Allah-u Teâlâ duaların kabulü için, ağaçlara ip bağlamayı mı şart koşmuş?
Mezarlıktaki genç: - ???
Genç: - Başka bir ağaca ip bağlamayı düşündün mü? Mesela; varsa bahçenizdeki bir ağaç, ya da yol kenarındaki herhangi bir ağaç...
Mezarlıktaki genç: - ???
Genç: - Şimdi şu gördüğün ağaçtaki iplikleri söküp çıkardığımda dilek sahiplerinin dileği bozulacak mı? Ya da kabul gören dilekleri bozulup eski haline mi dönecek?
Mezarlıktaki genç: - Ama!..
Genç: - Ama ne?
Mezarlıktaki genç: - ???
Daha fazla sıkıştırmak istemeyen genç:
- Sana, en kısa bir zamanda kitapçıya giderek mealli bir Kur’ân alıp okumanı tavsiye ediyorum...
Mezarlıktaki genç: - Çarşıya çıkar çıkmaz alıp okuyacağım, inşâllah.
Genç: - Okuduğun Yasin-i şerifin türkçesini oku ve kabirde yatan büyük bir zata, nasıl mesajlar vermiş olduğuna bir bak.
Mezarlıktaki genç: - Tamam... İnşaalllah...

Bir saat sonra eve varan genç, annesine:
- Bugün ne oldu biliyor musun?
Anne: - Anlatmazsan bilemem oğlum!
Genç: - Yıllardır benden sakladığın bir sırrı öğrendim.
Anne: - Neymiş o, bakayım?
Genç: - Vasiyet...
Anne: - ?
Genç: - Neden bunca yıl benden sakladınız?
Anne: - Önceleri küçüktün... Daha sonra da ben unuttum.
Genç: - Eğer sakıncası yoksa verebilir misin?
Nereye koyduğunu hatırlamaya çalışan annesi:
- Tamam, tamam şimdi hatırladım .......nin içine koymuştum.
Kısa bir aramadan sonra rengi sararmış zarfı açarak, 17.10.1979 tarihinde yazılmış olan iki sayfalık vasiyeti oğluna uzattı....
Genç, büyük bir heyecan, merak ve hüzün ile vasiyeti annesinden alarak çalışma odasına geçti.
Yazılanları merak eden annesi, vasiyeti sesli okumasını istedi oğlundan
Sanki babasının kağıt arkasından kendisine seslendiğini hissederek; besmeleyle başlayan vasiyeti, titrek bir sesle okumaya başladı..



devam edecek
VASİYET

“Allah’ın selâmı ve bereketi üzerinize olsun. (Âmin).
Belki de bugüne kadar okuduğunuz en hüzünlü yazı... Bana inanın ki duygularımı toparlamak da, beyaz sayfada sizlere seslenmek de aynı derecede zor...
‘Vasiyetler, dünyanın en zor, en yürekten ve en gerçekçi yazılarıdır’ derlerdi de inanmazdım. Ama şu anki ruh hâlim yukarı daki tezi doğrulamış durumda...
Genç yaşta sizlerden ayrılıp öteki âleme gitme günlerimin bu kadar yakın olacağı hiç aklıma gelmezdi... Genç yaşta vasiyet yazdıran o kanser mikrobu yok mu! O kanser mikrobu!
Takdir-i ilâhi tabi ki... Bir vesileyle Ölüm meleği gelecek... Trafik kazasıyla da mesaj göndermiş olabilirdim. İşte o zaman beklenmedik bir şekilde sizlerden ayrılmış olurdum. Tabi duygu ve düşüncelerimle birlikte...
Bu açıdan bakıldığında kanser ve benzeri vesileler birer nimet...
Sanki bir ses:
- Hazırlan ey filan kul!, diyor.
- Nereye?
- Allah’ın katına çıkıp hesap vermeye...
- Ne zaman?
- Çok yakında...
- Neyin hesabını vermeye?
- Sana vermiş olduğu bunca nimetlerin hesabını ver meye...
Evet... Gelen ses böyle diyor...
İşte bu duygularla kendimi, bu tarafı öteki tarafa bağlayan köprü kulesinde, sizlere sesleniyor hissediyorum...
Dünyalık tecrübelerimin sizlere pek fayda vermeyeceğini düşünerek, ‘öteki âlem’de işinize yarayacak bir iki ‘tüyo’ vermek istiyorum.

3 FARKLI ALEM

Başlıkta okuduğunuz gibi üç farklı âlem var.
a) Ruhlar âlemi.
b) Dünya hayatı.
c) Ölümden sonraki hayat.

a) Ruhlar âlemi: İlk insan Adem (a.s.)’dan kıyamete kadar yaşayacak olan tüm insanların ( sen, ben, annen, sen ve kar deşlerinde dahil) toplanıp Rabbine söz verdikleri mekan.
b) Dünya hayatı: Doğumla başlayıp ölümle son bulan uyananlar için bir imtihan salonu ve “ecir” pazarı (cennet), uyuyanlar için nefsin pratik alanı ve cehennem...
c) Ölümden sonraki hayat: Henüz tecrübe etmedim. Ölümden sonraki hayatı gördüğümde de sizleri uyaracak bir imkânım olamayacağına göre, ölümden sonraki hayatı araştırmak size düşüyor.
Birinci vasiyetim şimdilik bu kadar. Üzerinde tefekkür edip gerekli dersleri çıkarmanız temennisi ve duasıyla...
Ölümü bekleyen babanız...
* * *
Beklediğinin aksine bir vasiyet okuyan gencin zihninde inkılaplar olmaya başladı...
“Üç farklı âlem... Ruhlar âlemi... Rabbe söz vermişiz... Vermiş olduğum sözün dünya hayatımdaki etkisi nasıl olacak?... Ecir pazarı?.. Uyuyanlar? Uyumayanlar...”
Gencin kafası allak bullak... Annesinin de hakeza...
Kafasında Amerika’nın ikiz kuleleri gibi duran sorulara cevap bulmak için, engel olamadığı gözyaşı ve hıçkırık larla tekrar okumaya başladı...
Beyaz kağıt üzerinden seslenen babası hiçbir ipucu vermiyordu...
“Sorularımın cevabını kitapçıdan öğrenirim”, diyerek gün üğünü yazmaya başladı.

GÜNLÜK 2

“Öteki âleme yolculuğun ancak ölüm meleğinin gelmesiyle başlayacağını, dünyadan ayrılma zamanını, mekânını ve ne şekilde olacağını sadece Allah’ın bileceğini” kitapçıdan öğrendim.
“Temiz yaşarsan nur yüzlü meleğin refakatinde Rabbinin yanına çıkarsın. Kara yaşarsan da nur yüzlü melek, yapmış olduğun kara ameller sebebiyle sana çok korkunç bir şekilde gelecek. Ve akabinde de Allah’ın azabı...” olduğunu hadis kitabından okudu kitapçı...
“Allah’ın çok güçlü olduğunu, her şeyden haberdar olduğunu..” da Kur’ân’dan okudu...
Kitapçı sağ ve solumuzdaki meleklerden bahsetti... Günün her saatinde bizimle beraberler. Sanki ellerinde kağıt ve kâlem var da, bizim hareketlerimizi gözetleyip notluyorlar.
Sağ ve sol tarafımızda iki meleğin varlığının bilinmesi ve hissedilmesi, ahiret endeksli bir hayat yaşamamızı sağlar diye düşünüyorum. Nasıl mı?



devam edecek
devamını bekliyoruz
Referans URL