Anadolu Forum

Tam Versiyon: Ramazan,siyasi bilinçlenme ayıdır
Şu anda tam olmayan bir veriyonu görüntülüyorsunuz. Tam versiyonu görmek için, buraya tıklayın
Bizler Müslümanlar olarak "siyasi bir bilinç"e kavuşmadan medeniyetimizi yeniden ayağa kaldırmamız asla mümkün değildir. Peki ya bu "siyasî bilinç"ten kastımız ne olsa gerektir? Balığın baştan koktuğunu idrak etmek ve o balığın baştan kokmaması için önlemler alabilecek düzeye ve gerektiğinde de müdahil olabilecek bir yetkinliğe ulaşmamız demektir. Bizim bir şeyleri değiştirmeye niyetimiz var mıdır yok mudur? Önce bu sorunun cevabını vermemiz gerekiyor. Yönetimin temelinin adalet olduğu bizim inancımızın bir öğretisidir. Yönetim alanındaki her türlü aksaklık kelimenin tam anlamıyla zulümdür. Zulmü ortadan kaldıracak olanlar ise Müslüman toplumda ancak sorumluluğunun bilincinde olan Müslümanlardır.

Biz bu ramazanı da aç kalma ayı olarak görür ve sonundaki bayramı da bir bayram eğlencesine kurban edersek maalesef bu rahmet mevsimi de "siyasi bir bilinç"ten uzak olarak elimizden uçup gidecektir. Neticede dünyada Müslümanların acımasızca katledilmesine yine seyirci kalınacaktır. Yine çocuğunu okutamayan anne, borcunu ödeyemeyen baba, tedavi olamayan hasta ve aç kalan bebek çaresiz kalmaya devam edecektir. Timsahları salıp ördeklere "bu nehirde özgürsünüz" demenin de bir âlemi yoktur. Timsah sembolü ile anlatılan zulüm düzenin yapı taşlarını kökünden oynatmadıktan sonra toplumdaki korunaksızlara da bir fayda sağlamak mümkün değildir. Tüm zenginliklerimiz oluk oluk faize akmaya devam ederken "sizi gidi faizciler sizi" diyebilen bir siyasi bilincin şahlanmasına ihtiyacımız var doğrusu.

Hiç kimse kusurumuza bakmasın "eski ramazanlar" konusunu pişirip pişirip servis ederken, asıl konuşmamız gereken şeyleri hep ihmal ediyoruz. Bu ramazan günlerinde bize ait olmayan ve eski Müslümanlarca hiçbir zaman makbul görülmemiş olan ve bir grup gayri Müslim azınlık tarafından yapılan ucuz eğlencelere "Bizim Ramazan eğlenceleri" diyerek onlardan bahsetmek yerine bir siyasi bilinçten bahsetmemizin "orucumu tutar, namazımı kılar, işime de bakarım" anlayışında olanların ağız tatlarını bozacağı da bir vakıadır. Buna rağmen bizim, bir takım gerçeklerle yüzleşmek istemeyen bilinçsiz Müslüman modeline karşı, sağlam bir Müslüman modelini ortaya koyma sorumluluğumuz vardır. En başta bu sağlam Müslüman; toplum üzerinde oynanan oyunlar konusunda duyarsız kalamaz ve bu oyunların temelinde yatan meselelerin de farkındadır. Nitekim toplumumuz büyük bir dönüşüm süreci yaşamış ve insanımızın adeta genleri ile oynanmıştır. Neticesinde Batı taklitçisi bir toplum üretilmeye çalışılmış ve büyük ölçüde de bunda başarılı olunmuştur. Bugün kendi çocuklarımızı yetiştirdiğimiz eğitim sistemimiz tamamen Batı tarzındadır. Kurum ve kuruluşlarıyla yok edilen eski medeniyetimizin tuğlaları boşaltılmış ve onun yerine Akif’in "tek dişi kalmış canavar" dediği sahte medeniyetin kartondan bir maketi inşa edilmiştir. Bizim bünyemize uymayan bu aşı zorla ve baskıyla bedenimize şırıngalanmış ve bu zehir yeni neslin genlerine kadar sirayet etmiştir. Lozan’da nelerin vaat edildiği, nasıl bir toplum projesinin oluşturulduğu ise tarih ilmini ideolojisine pazarlamayan namuslu tarihçilerimizi ilgilendiren bir konudur. Bütün bunların uzantısı ise geçmişini inkâr eden ve tarihini bilmeyen bir nesil olmuştur.

Bu ortamdayken büyük dava adamı "Siz hangi medeniyetin evlatlarısınız?" diyerek bizi bilinçlenmeye çağırdığında ve net bir ifadeyle "Fatih’in mi? Bizans’ın mı?" diyerek iki alternatifi de orta yere koyup bir seçim yapma mecburiyetinde olduğumuzu vurguladığında birçokları onun bu sözlerini çarpıtmış ve abartılı bulmuştu. Adeta yakamızdan tutup başımızı duvarlara vururcasına "Sen İslam medeniyetinin evladısın kendine gel" diyerek batı mukallitliğine karşı halkını ciddi bir şekilde uyardığı için birçokları bu sözlerden hoşlanmamıştı. Bugün görüyoruz ki halkımızın siyasi açıdan bilinçsizce davranması Ilımlı Müslüman çizgisinin pirim yapmasına sebep oldu. Neticede başı örtülü çıplaklar ve dünyada işlenen zulme ve akan kanlara duyarsız kalan "sakallı hüsnü" örneği ve liberal yazarların etki altına girmiş "yeni dindar" tiplemesi; o dava adamının uyarılarına kulak vermememizin bir faturası olarak zuhur etti.

Esasında İslam’ın yüce değerlerinin siyasete alet edilmesine bütün samimi Müslümanlar gibi bizler de karşıyız. Fakat gelin görün ki siyasetin halka hizmet etmek için bir vesile olduğu ve halka hizmet etmenin de Hakk’a hizmet etmek anlamına geldiği düşünülecek olursa, yapılan siyasi faaliyetlerin de yerine göre amel-i salih olarak değerlendirilmesi mümkündür.

Bugün siyasi bir bilinçten bahsettiğimizde "her şeyi dinle alakalandırma" diyerek bize çıkışan garip bir Müslüman tiplemesi ile karşı karşıyayız. Bu insanlara "o halde neden her işimizin başında besmele çekerek her işimizi Allah ile irtibatlandırıyoruz?" diye sormamız gerekir. Oysaki her konuyu Yüce Allah ile ilişkilendirmemiz bir yükümlülüğümüzdür. Üstad Necip Fazıl Kısakürek "Yalnız laboratuarlarda gördüğüne ve gördüğü kadarıyla inanan müspet bilgiler ve mücerret ilimlerden bir ahlak yoğuruculuğu beklenemez." (İman ve İslam Atlası, İstanbul, 1997, s.268) derken aslında biraz da bu duruma işaret etmektedir. Nitekim Mevla’ya koşmayan bir fizik, yaratılış harikalarını ortaya sermeyen bir doğa bilimi, mahlûkatın üzerindeki Rahmet izlerini göstermeyen bir fen bilimi veya kudreti ilahiyeye işaret etmeyen bir astronomi ilmi neye yarar ki? Bütün bunlar Yüce Allah’ı bilmemize bir vesile olmuyorsa, bizi cehenneme götürecek bir ilmi bir Müslüman olarak nasıl tasvip edebiliriz? Müslümanların ilimlere bakışı bu şekildedir.

İçerisinde bulunduğumuz şu Ramazan günleri yeni bir bilinç halini yakalayabilmemiz için çok iyi bir vesiledir. Ramazan’da izlediğimiz fakir fukara görüntülerini tekrar tekrar seyretmekle ve hatta seyrederken ağlamakla elimize bir şey geçmez. Bu durumu kökünden değiştirecek bir "siyasi bilince" sahip olmadan, halimize üzülmenin de bir faydası yoktur? Biz bunlardan bahsederken düşüncelerimizi paylaşan kimselerin azlığı veya çokluğu da bir şeyleri değiştirmez. Cenab-ı Allah bu ahir zamanda, dinini yüceltmek için çalışanların mutlaka yanındadır. Biz hakkıyla dindar olduğumuz takdirde fikir platformlarında yalnız kalmamızın da bir önemi yoktur. Bu devir ahir zamandır ve bu devirde "dava adamları"nın yalnız kalması da bir bakıma normaldir. O halde bütün düşünce sistemimizin merkezine hak din olan İslam’ın prensiplerini yerleştirmekten başka hiçbir düşüncemiz olamaz. Olaylara ve gündeme bu yönden bakmakta ısrar edişimiz belki yok sayılmamıza ve ambargolara uğramamıza da neden olabilir. Fakat Yunus’un da dediği gibi "Er yarın hak divanında belli olur."


Müslümanları hayatın figüranı yapmak isteyenlere ve onlara "Amarikan uşaklığı" rolünü biçenlere vereceğimiz tepkiler bu ramazanı hakkıyla idrak edebilmemizin de ölçüsü olacaktır. Aksi takdirde dünyadaki zulüm ortamının sessiz seyircileri olmayı sürdürerek gerekli siyasi bilinçten azade olarak düşünmeye devam edecek olursak mübarek ramazanın da hakkını verememiş olacağız. Bu söylediğimizin ispatını yapmak hiç de o kadar zor değildir? Basit bir mantık yürütelim: Biz neden ramazana on bir ayın sultanı diyoruz? Çünkü içerisinde Kuran indirildiği için. O halde bu Kuran’ın prensiplerini hayata tatbik edebilmemiz için ne gerektir? Mesela Kuran "Zalimlere meyletmeyin yoksa ateş size dokunur. Sizin Allah’tan başka dostunuz yoktur. Sonra O’ndan da yardım göremezsiniz" (Hud, 113) buyurur. Söyler misiniz bana; dünya siyasetinde etkili olamadan zalimlerin bir kuklası olmaktan nasıl kendimizi kurtarabiliriz? Bize Kuran zalimlere meyletmeyin derken, zulmün birçoğu da yönetim alanından doğmuyor mu? O alanla ilgili konuşanlar da siyaset alanına girmek zorundadır.

Bu vesileyle Ramazan ayında kapak konusunu "zulüm" konusuna ayıran ehlisünnet çizgisinde yayın yapan Burhan dergisinin editörü Sezgin Çakır Bey’in Eylül sayısındaki yazısından bir bölümü naklederek bu yazımızı bitiriyoruz: İftar sofralarına oturduğumuzda zulüm altında inleyen mazlum dindaşlarımızın derdiyle dertlenmeliyiz. Esaret ve zulmün altında inleyen Filistinli, Doğu Türkistanlı, Çeçenistanlı vs. kardeşlerimizin durumunu sofralarımıza taşıyarak "kardeşlik" bilincini pekiştirmeliyiz. Cismimiz evimizde, yüreğimiz Filistin’de olmalı. Kundakta kurşunlanan evlatlarımızın acısıyla, zindanlarda oruç tutan kardeşlerimizin gözyaşıyla "kendimize" dönüp bakmalıyız. Yıllardır rahat yataklarımızda geçirdiğimiz vakitleri Filistin’e taşımalıyız. Yüreğimiz nereye düşüyor? Derdimiz ne? Her gün dünyanın gözü önünde öldürülen kardeşlerimizin acısını yüreğimizde tutmalıyız oruç gibi. Yok edilen, öldürülen medeniyetimizi ayakta tutabilmek için oruç tutmalıyız."

AYDIN BAŞAR 13.09.2008 MİLLÎ GAZETE
Referans URL