20-09-2008, 0:49
SADECE bir öykü mü sizce bu?Yoksa hergün tv lerde dünya haberlerinin içinde cılızca ifade edilen çoğu zaman es geçilen bir insanlık ayıbının tezahürü mü?????
Her türlü rahatlık ve sefada geçirdiğimiz şu ramazan günlerinde,acılar içindeki bütün islam alemi için ve kaybolan bütün insanlık için dua edelim inşallah:..
Haydi amcaoğlu acele et, geç kalacağız.
Muhyeddin tebessümle baktı Malik'e. Malikle amca-oğullarıydılar. Aynı yaşta ve hemen hemen aynı yapıdaydılar. Tipik bir arap genci olan Muhyeddin henüz yeni terlemiş bıyıklan, simsiyah saçları ve çakır gözleriyle yaşadığı coğrafyanın mazrumiyetinin bilincindeydi.
Zaman zaman elinde sapanı sokaklarda işgalci İsrail askerleri ve tanklarıyla saçsaça başbaşaydı. Puşisini başına doladıktan sonra cebinden çıkardığı taşı öpüyor, Davudi sapanına yerleştiriyor, bir ceylanın sıçrayışı gibi yerinden fırlayıp seke seke atış menziline girdikten sonra 'Haydi bismillah!' deyip fırlatıyordu.
Yaşından umulmayan bu caseret Filistin'in tüm gençlerinde bir meziyet olmaktan çok, tabii bir hal almıştı. Zira direnişsiz bir hayat düşünülemezdi bu mazlum coğrafyada. Direniş hayatın bir parçası, direniş hayatın ta kendisiydi.
Acelen ne Malik? Daha bir buçuk saat var iftara. -Amcaoğlu, anlamıyor musun? dedi Malik. Kontrol noktası bu saatte çok kalabalık olacak. Hem...
Hem ne?
Hem biraz erken gidip sofraların serilmesi gibi hizmetlerde bulunmak iyi olmaz mı?
Haklısın Malik. Bak bunu düşünememiştim. Zaten bize yakışan da bu...
İki genç kapıda ayakkabılarını giyip tam yürüyeceklerdi ki Muhyeddin Malik'e:
Ayağındakiler spor, onları çıkarsan iyi olur, dedi.
Ama...
Haydi! Sen de biliyorsun ki kontrol noktasında askerlerin dikkatini çekebilir. İftarımız zehir olmasın.
Haklısın, bir an düşünemedim.
Malik ayakkabılarını değiştirdikten sonra yola çıktılar. Ana caddeye doğru yol alan iki genç Mescid-i Aksa' ya gidip iftar sofralarına katılacaktı. Ramazan'da Aksa'da iftar bir başkaydı. Gizemli kutsal bir atmosferde yenilen iftar ve kılman teravih, yıllardır süren İsrail zulmü altında verdikleri direniş için enerji depolamak gibiydi. Kendilerine ait bir mekanda, Aksa ve Kubbetu's-Sahra avlularında dindaşlarıyla manevi iklimin havasını teneffüs için tüm Filistinliler aşkla koşardı bu mekana.
İki delikanlı da bu atmosfere doğru yol alıyordu. Geçtikleri her sokak, yürüdükleri her caddedeki evler, zulümden nasibini almıştı. Kiminin ikinci katı, kiminin bir kısmı, kiminin tamamı enkazdı.
Daha dün buldozerlerle askerlerin kontrolünde şu geçtikleri köşede oturan Saliha Ninenin evi yıkılmamış mıydı? Sebep, oğlunun şehadet eylemcisi olmasıymış. Suçu (!) topraklarını savunmak olan Saliha Ninenin oğlu, evinde oturup susmalıymış. 'Zulme rıza zulümdür' kaidesinden habersizdi İsrail. Genç-ihtiyar, çocuk kadın her fert bir direnişçi, bir mücadeleciydi bu topraklarda. Tohum tohum, fidan fidan yeşererek büyüyen bu kutsal mekânlarda.
Uzaktan görünen kontrol noktasındaki kuyruk uzundu. Hemen sıraya girdiler. Muhyeddin gözleriyle etrafı süzerken, insanların mazlumiyetine, sahipsizliğine, uğradığı zulümlere şahitlik ediyordu. Askerlerin pervasızca hakaretleri yürekleri dağlayan ayrı bir ızdıraptı.
Aslında halkın bir tür bağışıklık kazandığı bu davranışlar, artık sıradandı. Günlük hayatın bir parçası olacak şekilde tabiiyet kazanmıştı. Fakat zulüm yine de gönüllere silinmez bir öfke, dinmeyen bir acı kazımıştı. Sıra kendilerine geldiğinde: Geç, dedi asker. Şuraya...
Önce Malik alındı. Üstü başı didik didik aranırken, bir diğeri geçiş evraklarını kontrol ediyordu.
Muhyeddin de arama noktasına alındı. İyice arandıktan sonra, kontrol edilen evrakları eline tutuşturulup hakaretlerle geçirildi.
İki arkadaş akbabalar gibi başlarına tüneyen işgalci askerlerin bakışları arasında tel örgülerle donatılmış direklerden meydana gelen ara koridorda ilerlerken bir çığlık duydular.
Bir kadındı bağıran, yaşlı bir Filistinli kadın...
Ne demek niçin gideceksin Aksa'ya? İftara gideceğim tabii ki...
Sana geçiş yok. Geri gönderin, dedi nöbetçi subay.
Hayır gitmeyeceğim, iftara gitmek istiyorum.
Askerler... dedi Subay.
Kadının üzerine çullanan askerler onu sürükleye sü-rükleye kontrol noktasının dışına çıkardılar. Müdahale edenler azarlanıyor, tehditlerle susturuluyordu.
Muhyeddin, Malikle gözgöze geldi. Yumruklarını sıkmış bir halde, geri döndü. Onun bu hareketini gören askerler hemen etrafını sardılar. Nöbetçi subaya hitaben
Muhyeddin sordu:
Sorun nedir komutan? Neden kadına geçiş için izin vermediniz?
Sana hesap mı vereceğim çocuk! Muhyeddinin gözlerindeki kıvılcımı gören subay tüm benliğini saran bir korku hissetti. Neden böyleydi bu gençler? Onları her gördüğünde, her gözgöze gelişinde bir korku hissederdi kalbinde. Halbuki silahı ve çevresinde emrine amade askerleri vardı. İşte bu nedenledir ki her nöbete çıkışında cesaret verici haplar alıyordu. Fakat o çakır gözlerle her karşılaştığında tüm benliğine sinen o korkuyu yine de söküp atamıyordu. En iyisi biran önce baştan savmaktı.
O kadının oğlu, dedi subay. İntihar eylemcisiydi. Ona geçiş yasak, anladın mı? Haydi gidin.
Ama oğlundan dolayı o suçlanamaz ki...
Çocuk!... dedi subay öfkeyle. Sabrımı zorluyorsun, bas git!
Malik hemen Muhyeddinin koluna yapıştı.
Haydi amcaoğlu gidelim, deyip çeke çeke götürdü. Muhyeddin ise öfkesinden burnundan soluyor, çaresizliğin yüreğinden söküp atamıyordu.
Zulüm, Filistinli gençleri çabuk olgunlaştırmıştı. Her an, her saniye coğrafyasında yaşanan bu manzaralar sabır biletiyordu gençlere. Gözlerini kapamadan acıyı yudumlama sanatı olan sabrı... şerha şerha büyüyen bir öfkeyle beslenen bir sanat...
Nihayet ara geçiş olan tel koridordan çıkıp Mescid-i Aksa'nın avlusuna giren gençler heyecanlıydı. Binlerce insan çoluk-çocuk, genç-yaşlı, kadım-erkeğiyle doluş-muştu Aksa'ya. Avlulara serilen sofralar, hizmet için sağa sola koşan gençler, aralarında sohbete dalan kadınlar, bastonlarına dayanmış, ayaküstü konuşan kefiyeli ihtiyarlar, bu hengamede çocukluğundan vazgeçmeyip, birbirlerini kovalayan, oynayan çocuklar... Bir Ramazan tablosuydu Aksa'da yaşananlar.
Malik, dedi Muhyeddin. Ne kadar güzel bir manzara değil mi?
Evet amcaoğlu çok güzel, ama...
Aması ne?' dercesine Malik'e bakan Muhyeddin'in bakışları arasında Malik'in dudaklarından gizemli sözcükler döküldü:
Ama, hüzün kokuyor bu manzara amcaoğlu, hüzün kokuyor!!

İNTİFADA ÖYKÜLERİ..........
Her türlü rahatlık ve sefada geçirdiğimiz şu ramazan günlerinde,acılar içindeki bütün islam alemi için ve kaybolan bütün insanlık için dua edelim inşallah:..
Haydi amcaoğlu acele et, geç kalacağız.
Muhyeddin tebessümle baktı Malik'e. Malikle amca-oğullarıydılar. Aynı yaşta ve hemen hemen aynı yapıdaydılar. Tipik bir arap genci olan Muhyeddin henüz yeni terlemiş bıyıklan, simsiyah saçları ve çakır gözleriyle yaşadığı coğrafyanın mazrumiyetinin bilincindeydi.
Zaman zaman elinde sapanı sokaklarda işgalci İsrail askerleri ve tanklarıyla saçsaça başbaşaydı. Puşisini başına doladıktan sonra cebinden çıkardığı taşı öpüyor, Davudi sapanına yerleştiriyor, bir ceylanın sıçrayışı gibi yerinden fırlayıp seke seke atış menziline girdikten sonra 'Haydi bismillah!' deyip fırlatıyordu.
Yaşından umulmayan bu caseret Filistin'in tüm gençlerinde bir meziyet olmaktan çok, tabii bir hal almıştı. Zira direnişsiz bir hayat düşünülemezdi bu mazlum coğrafyada. Direniş hayatın bir parçası, direniş hayatın ta kendisiydi.
Acelen ne Malik? Daha bir buçuk saat var iftara. -Amcaoğlu, anlamıyor musun? dedi Malik. Kontrol noktası bu saatte çok kalabalık olacak. Hem...
Hem ne?
Hem biraz erken gidip sofraların serilmesi gibi hizmetlerde bulunmak iyi olmaz mı?
Haklısın Malik. Bak bunu düşünememiştim. Zaten bize yakışan da bu...
İki genç kapıda ayakkabılarını giyip tam yürüyeceklerdi ki Muhyeddin Malik'e:
Ayağındakiler spor, onları çıkarsan iyi olur, dedi.
Ama...
Haydi! Sen de biliyorsun ki kontrol noktasında askerlerin dikkatini çekebilir. İftarımız zehir olmasın.
Haklısın, bir an düşünemedim.
Malik ayakkabılarını değiştirdikten sonra yola çıktılar. Ana caddeye doğru yol alan iki genç Mescid-i Aksa' ya gidip iftar sofralarına katılacaktı. Ramazan'da Aksa'da iftar bir başkaydı. Gizemli kutsal bir atmosferde yenilen iftar ve kılman teravih, yıllardır süren İsrail zulmü altında verdikleri direniş için enerji depolamak gibiydi. Kendilerine ait bir mekanda, Aksa ve Kubbetu's-Sahra avlularında dindaşlarıyla manevi iklimin havasını teneffüs için tüm Filistinliler aşkla koşardı bu mekana.
İki delikanlı da bu atmosfere doğru yol alıyordu. Geçtikleri her sokak, yürüdükleri her caddedeki evler, zulümden nasibini almıştı. Kiminin ikinci katı, kiminin bir kısmı, kiminin tamamı enkazdı.
Daha dün buldozerlerle askerlerin kontrolünde şu geçtikleri köşede oturan Saliha Ninenin evi yıkılmamış mıydı? Sebep, oğlunun şehadet eylemcisi olmasıymış. Suçu (!) topraklarını savunmak olan Saliha Ninenin oğlu, evinde oturup susmalıymış. 'Zulme rıza zulümdür' kaidesinden habersizdi İsrail. Genç-ihtiyar, çocuk kadın her fert bir direnişçi, bir mücadeleciydi bu topraklarda. Tohum tohum, fidan fidan yeşererek büyüyen bu kutsal mekânlarda.
Uzaktan görünen kontrol noktasındaki kuyruk uzundu. Hemen sıraya girdiler. Muhyeddin gözleriyle etrafı süzerken, insanların mazlumiyetine, sahipsizliğine, uğradığı zulümlere şahitlik ediyordu. Askerlerin pervasızca hakaretleri yürekleri dağlayan ayrı bir ızdıraptı.
Aslında halkın bir tür bağışıklık kazandığı bu davranışlar, artık sıradandı. Günlük hayatın bir parçası olacak şekilde tabiiyet kazanmıştı. Fakat zulüm yine de gönüllere silinmez bir öfke, dinmeyen bir acı kazımıştı. Sıra kendilerine geldiğinde: Geç, dedi asker. Şuraya...
Önce Malik alındı. Üstü başı didik didik aranırken, bir diğeri geçiş evraklarını kontrol ediyordu.
Muhyeddin de arama noktasına alındı. İyice arandıktan sonra, kontrol edilen evrakları eline tutuşturulup hakaretlerle geçirildi.
İki arkadaş akbabalar gibi başlarına tüneyen işgalci askerlerin bakışları arasında tel örgülerle donatılmış direklerden meydana gelen ara koridorda ilerlerken bir çığlık duydular.
Bir kadındı bağıran, yaşlı bir Filistinli kadın...
Ne demek niçin gideceksin Aksa'ya? İftara gideceğim tabii ki...
Sana geçiş yok. Geri gönderin, dedi nöbetçi subay.
Hayır gitmeyeceğim, iftara gitmek istiyorum.
Askerler... dedi Subay.
Kadının üzerine çullanan askerler onu sürükleye sü-rükleye kontrol noktasının dışına çıkardılar. Müdahale edenler azarlanıyor, tehditlerle susturuluyordu.
Muhyeddin, Malikle gözgöze geldi. Yumruklarını sıkmış bir halde, geri döndü. Onun bu hareketini gören askerler hemen etrafını sardılar. Nöbetçi subaya hitaben
Muhyeddin sordu:
Sorun nedir komutan? Neden kadına geçiş için izin vermediniz?
Sana hesap mı vereceğim çocuk! Muhyeddinin gözlerindeki kıvılcımı gören subay tüm benliğini saran bir korku hissetti. Neden böyleydi bu gençler? Onları her gördüğünde, her gözgöze gelişinde bir korku hissederdi kalbinde. Halbuki silahı ve çevresinde emrine amade askerleri vardı. İşte bu nedenledir ki her nöbete çıkışında cesaret verici haplar alıyordu. Fakat o çakır gözlerle her karşılaştığında tüm benliğine sinen o korkuyu yine de söküp atamıyordu. En iyisi biran önce baştan savmaktı.
O kadının oğlu, dedi subay. İntihar eylemcisiydi. Ona geçiş yasak, anladın mı? Haydi gidin.
Ama oğlundan dolayı o suçlanamaz ki...
Çocuk!... dedi subay öfkeyle. Sabrımı zorluyorsun, bas git!
Malik hemen Muhyeddinin koluna yapıştı.
Haydi amcaoğlu gidelim, deyip çeke çeke götürdü. Muhyeddin ise öfkesinden burnundan soluyor, çaresizliğin yüreğinden söküp atamıyordu.
Zulüm, Filistinli gençleri çabuk olgunlaştırmıştı. Her an, her saniye coğrafyasında yaşanan bu manzaralar sabır biletiyordu gençlere. Gözlerini kapamadan acıyı yudumlama sanatı olan sabrı... şerha şerha büyüyen bir öfkeyle beslenen bir sanat...
Nihayet ara geçiş olan tel koridordan çıkıp Mescid-i Aksa'nın avlusuna giren gençler heyecanlıydı. Binlerce insan çoluk-çocuk, genç-yaşlı, kadım-erkeğiyle doluş-muştu Aksa'ya. Avlulara serilen sofralar, hizmet için sağa sola koşan gençler, aralarında sohbete dalan kadınlar, bastonlarına dayanmış, ayaküstü konuşan kefiyeli ihtiyarlar, bu hengamede çocukluğundan vazgeçmeyip, birbirlerini kovalayan, oynayan çocuklar... Bir Ramazan tablosuydu Aksa'da yaşananlar.
Malik, dedi Muhyeddin. Ne kadar güzel bir manzara değil mi?
Evet amcaoğlu çok güzel, ama...
Aması ne?' dercesine Malik'e bakan Muhyeddin'in bakışları arasında Malik'in dudaklarından gizemli sözcükler döküldü:
Ama, hüzün kokuyor bu manzara amcaoğlu, hüzün kokuyor!!

İNTİFADA ÖYKÜLERİ..........
