28-10-2008, 21:30
ANAPtan AKPye MG Mirasyedileri
Saadet Partisi'nde Numan Kurtulmuş'un Genel Başkanlığa aday olduğu açıklanmasının Milli Görüş camiasına yeni bir heyecan vermesi ve yeni bir dönemin başlayacağının sinyallerinin duyulmaya başlamasından sonra, bir zamanlar bu camianın içinde bulunan veya öyle görünen veya yakın ilgi duyanlarda da bir kıpırdanmadır başladı.
Tekrar eski yuvasının özlemini duyanların varlığından söz etmeyeceğim. Bunu zaman gösterecek. Ancak geçmişte bazı sebeplerle (bu sebepleri sıralayarak sözü uzatmanın anlamı yok, ilgilenenlerin zaten malumu,) hem Milli Görüşçülere, özellikle de yöneticilerine akıl vermeyi kendilerine iş edinmiş bazı zevat vardı. Onlar bununla birlikte yine kendilerini onların üstünde görür veya öyle görünmekte yarar umarlardı. Bu zevatın şu günlerdeki son tavırları zihnimin ilgi alanını işgal etmiş durumda.
Bunların köşelerini işgal ettikleri medyaya zaman zaman göz atıyorum. Bakıyorum da huylu huyundan vazgeçmiyor. Benim bir yeğenim var; çocukluğunda RP’li dedesini görünce başparmağı açık yumrukla elini kaldırırarak Erbakan selamı verir, MHP’li olan diğer dedesini görünce de yine eliyle bozkurt selamı verirdi. İkisi bir araya gelince de bir eliyle Erbakan, diğer eliyle de bozkurt selamı verirdi. Bizim bu akıldaneler de bugünlerde öyle yapıyorlar. Bir elleri AKP’nin sandalyesinde, diğeri ile de ne olur ne olmaz diye Saadet’e el sallıyorlar sanki. Bir yandan da hem akıl vermeye, hem de suç bastırma makamından tenkide devam ediyorlar.
Mesela diyorlar ki: “Oğuzhan Asiltürk ve çevresi neden şimdiye kadar vakit kaybettirmiş.” Sanki rüzgar AKP’nin arkasında eserken Numan bey veya bir başka genç siyasi aday olsa arkasından geleceklermiş gibi. “Saadet mevcut yönetimiyle iyi bir muhalefet sergileyememiş.” Bunu derken de şimdiye kadar neden Saadet’in AKP’ye karşı muhalefetinden hep kendilerinin şikâyetçi olduğunu unutmuş gibiler. Ama bir yandan da unutmadıklarını hatırlatmak için “yeni yönetimin muhalefet tarzını değiştirerek yeni bir şeyler söylemesi”ni de salık vermeyi ihmal etmiyorlar.
Partinin adını da beğenmiyorlar. “Saadet” ismi beylerin kafasında siyasî bir çağrışım yapmıyormuş. Bir de; “Saadet sözcüleri alternatif siyaset üretmemişler.” Adamları son on yıl boyunca Tayyip Bey’in kostak kostak yürüyüşünü seyredip, külhanbeyi ağzıyla attığı nutukları alkışlamak öylesine meşgul etmiş ki, ülkedeki başka hiçbir şeyi görememişler.
Eğer öyle olmasaydı, eskiden olduğu gibi son yıllarda da ülke geleceği için reçeteler ortaya koyan tek siyasi hareketin Milli Görüş olduğunu hatırlarlardı. Bunun için mutlaka bu görüşten olup, içerden takip etme şartı da yoktu. Sadece ta Amerikalardan bile ses getiren “Çare Var” konferansları ve Muhterem Erbakan Hoca’nın bu yaşına ve sağlık durumuna rağmen, Türkiye’yi TV başına kilitleyen seçim konferanslarını akıllarına getirmeleri yeterdi. Ama bunlar Milli Görüş camiasından ve hareketinden öylesine uzaktılar ki;
Milli Görüş’ün tüm partilerinin ilkelerinin ve sloganlarının başında “önce ahlak ve maneviyat” geldiği, bundan asla vazgeçilmediği halde, şimdi kalkmışlar Saadet Partisi’ne tavsiyede bulunuyorlar. “Faize dayalı finans kapitalizminin çöktüğü bir ortamda, ‘önce ahlak ve maneviyat’ ilkesine dayalı faize alternatif ekonomik çözümler” üretilmeliymiş.
1980’lerin sonları ile 90’ların başlarını yaşayanlar bilirler; tıpkı AKP gibi bir cunta ürünü olan ve Milli Görüş mirasından nemalanan ANAP’ın tahtının sallanmaya başladığı o günlerde de benzer manzaralara şahit olmuştu bu ülke insanı. O zaman da birileri neden çizgisini değiştirip Özal’ın arkasına düşüp gittiklerinin muhasebesini yapmak yerine, yine bugünkülere benzer şikâyetler sıralıyorlar, bol keseden akıl dağıtıyorlardı.
1991’de RP meclise girince, mahalli seçimlerde de sürpriz sonuçlar alacağı hissedilmeye başlanınca da tenkit ettikleri adamların arkasında grup grup saf tutmaya başlamışlardı. Ama beyinlerindeki erbakanofobya nedeniyle içten içe muhalefete de devam ediyorlardı. Bu halleri bir başka müdahale (post modern darbe) sonrasında Erdoğan’ın arkasında saf tutmalarına kadar devam etti.
Önümüzdeki Genel Mahalli Seçimlerde Saadet’in hayatiyeti gözle görülürse ki öyle olacak, bu kabil adamlar yine aynı rollerini oynayacaklar. Bu türden kimseleri bir adam zannedip onlara kulak kabartan geniş halk kitlelerine hiçbir sözüm yok. Onlar bunların kurbanlarıdır, yapabilecekleri fazla bir şey de yoktur. Bunlara gelince; kimilerinin sorununun feraset, kimilerininki cehalet, kimilerininki ukalalık, kimilerininki hamakat, kimilerininki de ihtiras olduğunu biliyoruz. Ferasetsizlik ve ukalalık eğitimle, cehalet bilgilendirmekle giderilebilir. Ama hamakatla ihtirasın ilacı yoktur.
İşte bu son iki sınıf dışındakilere kardeşane şu tavsiyede bulunuyorum: Söyledikleriniz ve yazdıklarınız işitilip unutuluveren birer laf ü güzaf değildir. Bir millet, en azından önemli bir bölümü sizin ağzınıza bakmaktadır. Siz ve biz hepimiz, yaptıklarımızdan ve söylediklerimizden sorumluyuz. Bir gün bunların hesabı bizlerden sorulacaktır. Yalnız kendi vebalimizin ceremesini çekmeyeceğiz, bizden dolayı yanılanların da vebaline ortağız.
Akıllarımızı duygularımızın ve tutkularımızın önüne koyalım, imanımızın sesine uyalım. Şu dünya sahnesinde bizler kürsüde hatipler, bizleri okuyup dinleyenler de koyun sürüsü gibi yığınlar değildir. Hepimiz her şeyin üstünde olan mutlak kudret ve hâkimiyet sahibi olan Yaratıcımızın huzurunda imtihandayız. Asıl, hatta tek gerçeklik budur. Ötesi “bir varmış bir yokmuş” misali hikâyeden ibarettir
Mehmet Ali ÖZTÜRK
ozturk158@hotmail.com
Saadet Partisi'nde Numan Kurtulmuş'un Genel Başkanlığa aday olduğu açıklanmasının Milli Görüş camiasına yeni bir heyecan vermesi ve yeni bir dönemin başlayacağının sinyallerinin duyulmaya başlamasından sonra, bir zamanlar bu camianın içinde bulunan veya öyle görünen veya yakın ilgi duyanlarda da bir kıpırdanmadır başladı.
Tekrar eski yuvasının özlemini duyanların varlığından söz etmeyeceğim. Bunu zaman gösterecek. Ancak geçmişte bazı sebeplerle (bu sebepleri sıralayarak sözü uzatmanın anlamı yok, ilgilenenlerin zaten malumu,) hem Milli Görüşçülere, özellikle de yöneticilerine akıl vermeyi kendilerine iş edinmiş bazı zevat vardı. Onlar bununla birlikte yine kendilerini onların üstünde görür veya öyle görünmekte yarar umarlardı. Bu zevatın şu günlerdeki son tavırları zihnimin ilgi alanını işgal etmiş durumda.
Bunların köşelerini işgal ettikleri medyaya zaman zaman göz atıyorum. Bakıyorum da huylu huyundan vazgeçmiyor. Benim bir yeğenim var; çocukluğunda RP’li dedesini görünce başparmağı açık yumrukla elini kaldırırarak Erbakan selamı verir, MHP’li olan diğer dedesini görünce de yine eliyle bozkurt selamı verirdi. İkisi bir araya gelince de bir eliyle Erbakan, diğer eliyle de bozkurt selamı verirdi. Bizim bu akıldaneler de bugünlerde öyle yapıyorlar. Bir elleri AKP’nin sandalyesinde, diğeri ile de ne olur ne olmaz diye Saadet’e el sallıyorlar sanki. Bir yandan da hem akıl vermeye, hem de suç bastırma makamından tenkide devam ediyorlar.
Mesela diyorlar ki: “Oğuzhan Asiltürk ve çevresi neden şimdiye kadar vakit kaybettirmiş.” Sanki rüzgar AKP’nin arkasında eserken Numan bey veya bir başka genç siyasi aday olsa arkasından geleceklermiş gibi. “Saadet mevcut yönetimiyle iyi bir muhalefet sergileyememiş.” Bunu derken de şimdiye kadar neden Saadet’in AKP’ye karşı muhalefetinden hep kendilerinin şikâyetçi olduğunu unutmuş gibiler. Ama bir yandan da unutmadıklarını hatırlatmak için “yeni yönetimin muhalefet tarzını değiştirerek yeni bir şeyler söylemesi”ni de salık vermeyi ihmal etmiyorlar.
Partinin adını da beğenmiyorlar. “Saadet” ismi beylerin kafasında siyasî bir çağrışım yapmıyormuş. Bir de; “Saadet sözcüleri alternatif siyaset üretmemişler.” Adamları son on yıl boyunca Tayyip Bey’in kostak kostak yürüyüşünü seyredip, külhanbeyi ağzıyla attığı nutukları alkışlamak öylesine meşgul etmiş ki, ülkedeki başka hiçbir şeyi görememişler.
Eğer öyle olmasaydı, eskiden olduğu gibi son yıllarda da ülke geleceği için reçeteler ortaya koyan tek siyasi hareketin Milli Görüş olduğunu hatırlarlardı. Bunun için mutlaka bu görüşten olup, içerden takip etme şartı da yoktu. Sadece ta Amerikalardan bile ses getiren “Çare Var” konferansları ve Muhterem Erbakan Hoca’nın bu yaşına ve sağlık durumuna rağmen, Türkiye’yi TV başına kilitleyen seçim konferanslarını akıllarına getirmeleri yeterdi. Ama bunlar Milli Görüş camiasından ve hareketinden öylesine uzaktılar ki;
Milli Görüş’ün tüm partilerinin ilkelerinin ve sloganlarının başında “önce ahlak ve maneviyat” geldiği, bundan asla vazgeçilmediği halde, şimdi kalkmışlar Saadet Partisi’ne tavsiyede bulunuyorlar. “Faize dayalı finans kapitalizminin çöktüğü bir ortamda, ‘önce ahlak ve maneviyat’ ilkesine dayalı faize alternatif ekonomik çözümler” üretilmeliymiş.
1980’lerin sonları ile 90’ların başlarını yaşayanlar bilirler; tıpkı AKP gibi bir cunta ürünü olan ve Milli Görüş mirasından nemalanan ANAP’ın tahtının sallanmaya başladığı o günlerde de benzer manzaralara şahit olmuştu bu ülke insanı. O zaman da birileri neden çizgisini değiştirip Özal’ın arkasına düşüp gittiklerinin muhasebesini yapmak yerine, yine bugünkülere benzer şikâyetler sıralıyorlar, bol keseden akıl dağıtıyorlardı.
1991’de RP meclise girince, mahalli seçimlerde de sürpriz sonuçlar alacağı hissedilmeye başlanınca da tenkit ettikleri adamların arkasında grup grup saf tutmaya başlamışlardı. Ama beyinlerindeki erbakanofobya nedeniyle içten içe muhalefete de devam ediyorlardı. Bu halleri bir başka müdahale (post modern darbe) sonrasında Erdoğan’ın arkasında saf tutmalarına kadar devam etti.
Önümüzdeki Genel Mahalli Seçimlerde Saadet’in hayatiyeti gözle görülürse ki öyle olacak, bu kabil adamlar yine aynı rollerini oynayacaklar. Bu türden kimseleri bir adam zannedip onlara kulak kabartan geniş halk kitlelerine hiçbir sözüm yok. Onlar bunların kurbanlarıdır, yapabilecekleri fazla bir şey de yoktur. Bunlara gelince; kimilerinin sorununun feraset, kimilerininki cehalet, kimilerininki ukalalık, kimilerininki hamakat, kimilerininki de ihtiras olduğunu biliyoruz. Ferasetsizlik ve ukalalık eğitimle, cehalet bilgilendirmekle giderilebilir. Ama hamakatla ihtirasın ilacı yoktur.
İşte bu son iki sınıf dışındakilere kardeşane şu tavsiyede bulunuyorum: Söyledikleriniz ve yazdıklarınız işitilip unutuluveren birer laf ü güzaf değildir. Bir millet, en azından önemli bir bölümü sizin ağzınıza bakmaktadır. Siz ve biz hepimiz, yaptıklarımızdan ve söylediklerimizden sorumluyuz. Bir gün bunların hesabı bizlerden sorulacaktır. Yalnız kendi vebalimizin ceremesini çekmeyeceğiz, bizden dolayı yanılanların da vebaline ortağız.
Akıllarımızı duygularımızın ve tutkularımızın önüne koyalım, imanımızın sesine uyalım. Şu dünya sahnesinde bizler kürsüde hatipler, bizleri okuyup dinleyenler de koyun sürüsü gibi yığınlar değildir. Hepimiz her şeyin üstünde olan mutlak kudret ve hâkimiyet sahibi olan Yaratıcımızın huzurunda imtihandayız. Asıl, hatta tek gerçeklik budur. Ötesi “bir varmış bir yokmuş” misali hikâyeden ibarettir
Mehmet Ali ÖZTÜRK
ozturk158@hotmail.com