25-11-2008, 21:10
Hasan Ünal
hasanunal@yahoo.com
25.11.2008
Başbakan Erdoğan’ın bankalara ve bankacılara yaptığı çıkışları anlayabilmek zor. Çünkü son altı yılda Türkiye’deki kamu ve özel bankaların satılması için büyük bir gayret gösteren bir başbakanın bugün kalkıp bankalardan krize yardımcı olacak şekilde hareket etmelerini beklemesi kadar tuhaf bir şey olamaz.
Türkiye’deki kamu ve özel bankaların birbiri ardına satılmasına karşı çıkanlar ne demişlerdi? Özetle ifade edecek olursak bir grup muhalif görüş, bankaların ve/veya şirketlerin yabancılara satılmasını doğru bulmamışlardı. Onlara göre aslında yabancı sermaye adı altında ülkeye giren ve bankaları ve işletmeleri satın alan yabancılar sadece kâr amacıyla ülkeye geliyorlardı.
Burada ülkenin çıkarlarından ziyade kendi menfaatleri doğrultusunda hareket edecekleri açıktı. Elde ettikleri kârları bu ülke için harcayacakları kesin değildi. Bu kârları kendi ülkelerine yani genel merkezlerine transfer ederek ülkenin cari açığının büyümesine ve daha da önemlisi kaynaklarının dışarıya aktarılmasına sebep olacaklardı. Dolayısıyla yabancı sermaye Batılıların ve onların söylediklerini tercüme ederek halka anlatanların söylediği gibi pek matah bir şey değildi. Dahası, kriz dönemlerinde yabancı sermaye çözüme katkıda bulunmuyor; tam tersine, krizin derinleşmesine sebep oluyordu.
Yabancı sermayeye ilke olarak karşı olmamakla birlikte belirli kurallar çerçevesinde yaklaşanlar ne diyordu? Yabancı sermaye ülkeye tesis kurmak, fabrika yapmak yani istihdam oluşturmak amacıyla giriyorsa; belirli sektörlerde hakim konum elde etmesine izin verilmeden, teknoloji transferi yapması, sermaye getirmesi iyi olabilir.
Ama bankacılık-finans, telekomünikasyon, perakendecilik ve enerji gibi sektörlerde çok dikkatli olunmalı, buralarda yabancı şirketlerin payları sınırlı düzeyde tutulmalı. Ayrıca kurulu ve kârlı kapasiteyi almasına müsaade edilmemeli. Bunun yerine sıfırdan tesis kurması halinde belirli yüzdelerle şirketler içinde yer alması sağlanmalıdır.
Her iki grup da, yabancıların bir ülkedeki bütün bankacılık ve finans sektöründe hakim duruma gelmeleri halinde, bunun ekonomiye çok olumsuz etkiler yapabileceğini söylemekteydi. Yapılan incelemelerde de bir ülkenin bankacılık ve finans sektörünün yabancıların eline geçmesi halinde, o ülkedeki kredi kalitesinin iyileşmediğini; yabancıların sadece elit gruplara tüketim ve konut kredileri vermeyi tercih ettiklerini ortaya koyuyordu.
İşte şu anda karşı karşıya olduğumuz resim budur. Yabancı bankalar dışarıda başlayan kriz sebebiyle zorluklar yaşıyorlar. Bugüne kadar sadece ev, otomobil ve tüketim kredileri vermeyi tercih ettiler. Ama ihracatçıyı veya üreticiyi özellikle korumak ve güçlendirmek gibi bir gündemleri olmadı. Şimdi de yok.
Tablo ortada. Bankaların yabancılara satılmasını matah bir şeymiş gibi savunan ve yapan bu hükümet. Hatta bankalar Yunanistan’a satılırken bile alkış tutan yine bu hükümet ve o zamanki Hazine Bakanı Ali Babacan. Şimdi bankalara sorumlu davranmaları gerektiğini söyleyen, yapmazlarsa, hükümetin Ziraat Bankası vasıtasıyla müdahale edeceğini ileri süren de bu hükümet ve başbakan. Burada bir gariplik olduğu açık. Ya Ziraat Bankası ve diğer kamu bankaları da o furya içinde yabancılara satılmış olsaydı? Hatta satacaklarını defalarca söylememişler miydi?
Kısacası bu hükümetin söyledikleriyle gerçekte yaptıkları arasında çok büyük tezatlar olabiliyor ve başbakanın bankalarla ilgili olarak son söyledikleri de bunun en güzel örneklerinden birisi.
Eğer Başbakan Erdoğan söyledikleriyle, aslında bankaların yabancılara satılmasının yanlış olduğunu şimdilerde anlamış ise ne ala. Yoksa tıpkı IMF konusunda yakın zamanlarda yaptığı gibi, bir yandan karşıymış gibi açıklamalar yaptıktan sonra, ABD’ye varınca IMF’ci oluvermesi gibi bir durumla mı karşı karşıyayız? Veya Erdoğan bankalara yönelik bu açıklamalarla, hükümetin sebep olduğu ekonomik kırılganlıkların faturasını bankalara mı çıkarmak istiyor? Bu sözlerin bir ayağı da yaklaşan yerel seçimler sırasında dışarıya efeleniyormuş görüntüsü vermek mi?
MİLLİ GAZETE